Samstag, 19. September 2020

3 knaben schwarz Notgalerie‘de

 

13 Eylül 2020 akşamı saat 17’de, U2 Aspern Nord istasyonuna 200 metre uzaklıktaki Notgalerie’de hava da insanlar da ortam da çok güzeldi. Çıplak arazinin ortasında terk edilmiş bir halde duran ahşap kilise, 2015 yılında işgal edilerek bir sanat mekanına çevrilmiş. Notgalerie adıyla vaftiz edilen bu eski kilise, yıllarca sanatçıların yaratıcılık ve hayallerine ev sahipliği yapmış (notgalerie.at). Ancak şimdilerde bu ilginç mekan, belediyenin kentsel dönüşüm projesinin nesnesi haline geldiğinden kullanıcılarına veda etmek zorunda.

Sanatçılar bu çözülme sürecine iki farklı tepkiyle karşılık verirler: giderek artan sergi ve konser etkinlikleriyle ve süreci benimseyip dönüştürerek. Neden o kiliseden geriye kala kala bu fotoğraftaki ızgara yapının kaldığı da, işte tam bu süreçle ilişkili: Notgalerie’nin kurucusu Reinhold Zisser, konukların eve giderken buradan bir parçayı da birlikte götürmelerini istiyor. Bu parçalar evlerde saklansın ve Notgalerie ilerde başka bir yerde kurulacağı zaman tekrar geri getirilsin düşüncesi ve ricasıyla. 3 knaben schwarz da (3knabenschwarz.at), şimdi yalnızca bir çatı ve altındaki tahta ızgaralardan oluşan, kendisi bir sanatsal sürece dönüşmüş bu mekanda bu artan etkinlik ve çözülme sürecinin bir parçası olarak yerini aldı.

3 knaben schwarz’ın müziği, bu çözülme düşüncesine sadece enfes bir arka plan oluşturmakla kalmadı, aslında o düşüncenin müziksel ifadesi oldu. Nasıl mı? Öncelikle bir zirve, final göstermeyen bestelerin uç vermeleriyle birlikte çözülmeye başlayan yapılardan oluştukları söylenebilir. Lirik bir yapı oluşur oluşmaz melodi bozulmaya başlıyor, sesler distorsiyona uğratılıyor, duygusal dokunaklılıklar değiştiriliyor, çarpıtılıyor, böylece yapıt kendini bir miktar lağvediyor, ama bunu da tam yapmıyor, yapımla sökümün arasında kalıyor. Bunu birçok yoldan yapıyor. Şarkıların güfteleri de şaşalı bir son içermiyor ve yüksek bir iddianın peşinde değil.  Melodi çoğu kez klarnet veya bas klarnetten ve gitar üzerinden geliyor. Klarnetin de bir sapma alanı var ve Helmut Neundlinger yeri geldikçe bunu ustalıkla yapıyor. Ancak söz konusu çarpıtmayı temel olarak vurmalı çalgılar yerine getiriyor ve bunu zarif bir sevimlilikle yapıyor ve neredeyse sadece bu işlevle sınırlı kalıyor. Grubun solisti aynı zamanda gitar çalan Christoph Schwarz, bu ikisinin arasında bir yerde duruyor ve hem gitarıyla hem de sesiyle melodiyle sapma arasında kaygan geçişler sağlıyor. Denebilir ki grubun bu temel karşıt kutupluluğunu kendi kişiliğinde birleştiriyor.

Vurmalı çalgılar deyince sakın aklınıza bateri falan gelmesin. Gündelik yaşamda karşılaştığınız ne varsa Ernst Reitermaier’in tekerlekli masasında yerini almış. Müzik aleti olarak duran şey, oturma odamızda, mutfağımızda yer alan nesneler. Sadece her tını bir humor ve yaşama sevincine yol açmıyor,  müziği sizin dünyanıza getirip bir hükümranlık olarak görülebilecek notalara da mesafe alıyor. Ev gereçleri müzik enstrümanlığına kutsanırken, müzik enstrümanları da yer yer birer gürültü üreticiye dönüşebiliyor. Ve tabii grubun solistinin bir içki kasasından yaptığı gitar da güme gitmesin. Dokunaklılığın
yükseldiği bir yerde veya parçanın kapanışında plastik domuzlardan çıkan sesler, duygusallığı hafifçe bir humora tahvil ediyor, sonrasında tekrar geri dönüyor. Ve tabii sadece müzik aleti yapılmış ev eşyalarıyla değil, solistin inişli-çıkışlı şakacı veya doğuşkanlara kayan sesleriyle de.

Ve bunlar sadece üretilen müziğin niteliğiyle değil aynı zamanda sahne performansıyla da geliyor. Seslerin bu gündelik hayatla içli dışlılıkları ve yapı bozuculuklarının ötesinde bir geçişliliği, solistin bazen kadın giysisiyle sahne alması, birçok konsere farklı kültürlerden konukların katılması, kimliklerin dışında bir aradalık pozisyonunu sağlayan başka araçlar oluyor. Grubun farklı farklı renkli şapkalar, renkli çoraplarla sahne almaları, şarkıların bazen iddiasını humorla devre dışı bırakmalarıyla birleşince bunun yalnızca kimliklere değil kendinden başlayarak her türlü iktidara mümkün her düzeyde karşı çıkma veya baştan imkân tanımama çabasındaki bir konumlanış olduğunu da düşündürüyor. Bu oyunculuk grubun 3 knaben schwarz adında da devam ediyor. knaben’da raben’ı duymamak olanaksız, karga kara, yani 3 karakarga.

Ancak tüm bunlar çok daha temel bir niteliği yaşatmak için de var: geçicilik. Hiçbir yapının tutunamadığı, bitmek bilmeyen geçişkenliklerle bir başkasına ya da karşıtına dönüştüğü, sonra geri geldiği bir müzik ve icrası bu. Geçicilik, geçiciliğimiz demek ve pek de öyle kutlanacak tarafı yok tabii ki. Öte yandan kutlamayacak da ne yapacaksınız ki zaten oradayız. Ama boş bir kutlama olarak değil tabii. Aynı ileride başka bir yerde kurulacak olan Notgalerie gibi 3 knaben schwarz da sadece geçiciliği benimsemiyor, aynı zamanda dönüşümü sahipleniyor. Kendisi de fani olan bu kubbede hoş bir sada imiş.



Samstag, 22. August 2020

Tarihin adaleti

 

Adalet öncelikle bir inanç sözcüğü, bir temenni. Bir olgu veya bir gerçeklik olduğunu bilmiyoruz, çünkü sadece gün ışığına çıkarılan vakalardan haberimiz oluyor. Karanlıkta kalan vakaların sayısını, sonuçlarını ise bilemiyoruz. Bilemediğimiz sürece de bu böyle kalıyor. Kendi küçük hayatlarımıza baktığımızda ise adaletin olmadığını zaten biliyoruz. Ana uğraklarımızdan aile, okul, işyeri, mahkeme vs. hepsi de haksızlıkla karşılaştığımız yerler. Kırk yılda bir gerçekleşen bir adaleti genelleştiriyor, çokça rastlanan adaletsizlikleri ise insanların kötücüllüğü, cahilliği gibi kavramlarla geçiştirmeye, böylelikle de inancımızı zedelememeye çalışıyoruz.

Tarih deyince akla tarih yazımı geliyor, yani biçim verilmiş bir geçmiş. Böyle olunca da yalnızca o biçimin görünür kıldığı görünürleşiyor. O biçimi ise belli bir ilgi, bir niyet belirliyor. Dolayısıyla ancak o ilginin görmek istediği görünür hale geliyor. Verili biçimler dışında düşünmediğimize veya böyle bir şey nadiren gerçekleştiğine göre, görünür bölgeye düşmeyen kişi, olay veya yapıtların ortaya çıkarılması, ancak çok özel koşullarda gerçekleşebiliyor. Dolayısıyla genelde karanlıkta kalıyorlar, kalmaları gerekiyor.

Yaşarken verilmeyen hakkın ölümden sonra verileceği, asla kanıtlanamayacak bir iddia. Tarihin tüm vakalarına ulaşmadığımız sürece ve ulaşamayacağımıza da göre tarihin adaletinin olduğunu bilemeyiz. Tabii aynı nedenden dolayı tersinin doğru olduğunu da bilemeyiz. Yine de tarihin adaletine inanıyorsak, bu ibare yalnızca bir dua sözü veya bir inanç cümlesi olarak ele alınabilir. Bu inancın da bir açıklamasının olması gerekir ki bu da cennetin varlığına inanmak gibi bir gereksinimden kaynaklanıyor olsa gerek. Yaşarken yerine gelemeyen adaletin bari öldükten sonra tecelli ettiğini, böyle olduğunu bilmek istemek. Varoluşumuzdaki çaresizlikleri aşma çabamızın sadece dinsellikle kalmadığını, aynı zamanda dünyeviliğimize de sızıp birtakım seküler kurgulara da yol açtığını gösteriyor bu tutum. İlahi adalet dileği, dünyevi (görünümlü bir) adalete kaymış oluyor böylece. Ebedi adaletsizlik tahammül edilecek gibi değil çünkü.

Her şeyin olduğu gibi tarihin de adaletsiz olduğundan yola çıkıp arada “adaletli” davranmasına şaşırıp sevinmek, bu mucizeyi kutlamak daha gerçekçi bir tutum. Her şey bir unutuluşun nesnesiyken şaşırtıcı olan anımsama aslında. Dolayısıyla nasıl olduysa gerçekleşen bu adaletin nedenlerini sorgulamak asıl ilginç olan. Klasik dönemin yükselişiyle hızla demode bulunmaya başlanan Antonio Vivaldi, yaşamının sonundan itibaren 150 yıldan fazla bir süreliğine unutulur. 20. yüzyıl başında tekrar keşfedilir, yapıtlarının büyük kısmına ise 1926’da ulaşılır. Klasik müzik artık çağdaş müziğe geçerken eski müzik tekrar ilgi nesnesi olmaya başlamıştır. Eski müziği yoruma, yani farklı kurgulara açık oluşu ve/ya çağdaşın kendine yeni bir tarih arayışı gibi nedenlerle dikkat nesnesi olur. Bu ise eskiyi, ancak yeni bir biçimsel ilginin öne çıkarması demek. Eski müzik, modern müziğin bu değişen ilgi ve biçimi sayesinde görünürlük bölgesine girmiş olmalı.

1975 yılında yayımlanan Kareler adlı şiir kitabı, hâlâ yerine oturtulamamış bir tuhaflık olarak duruyor şiirimizde. Dönemin modası toplumsalcılık tarafından yargılanan ve geriletilen İkinci Yeni’nin hamlesinden de ileri giden bu adım, hem döneminin hem de geleneğin biçimine terstir. Dolayısıyla adeta olmaması veya görülmemesi gereken bir gelişmedir. O kitabı görünür yapan kitabın kendisi değil Necatigil’in, uzlaşımsala yakın duran geçmiş şiiriydi. Eğer Behçet Necatigil şair olarak daha önce bu kadar görünür olmasaydı, Kareler yayımlanmayı başarsa bile kolaylıkla görünmez kalıp yok bir varlık sürecekti. Bu nedenle çok şanslıyız, bastırılan böylelikle görünürleştiği, böylelikle o bölgeden haber alındığı için. Biz de ancak bu sayede görebildik Kareler’i ve onunla birlikte de avangardın niye olmadığını, olamayacağını.

Geçmişe verdiğimiz biçim, şimdinin biçimi olduğuna göre Kareler’in şimdide de görülmemesi olağan çünkü şiirimiz hâlâ uğramıyor oraya. Yani aslında tarihten ziyade şimdinin adaletinin eksikliğinden bahsedilebilir. Ve tabii adaletin gerekip gerekmediğinden. Geç adalet, bazen modernitenin basamaklarını fazla hızlı çıkanın, diğerleri yetiştiğinde başına gelen bir şey. Ancak modernite her yerde aynı yoldan gitmiyor ve sıra yolun dışına çıkana hiç gelmeyebiliyor. Dolayısıyla adalet, neyin adaleti diye sorulabilir. Gerekliliği üzerine hiç kafa patlatılmamış bir emeğin, bir performansın? Kendine dışından bakmayı, egzantrikliği sevmeyen bir kültürden böylesi bir adalet beklenebilir mi? Ekstrem düşünecek olursak bir art brüt sanatçısı için adalet talebi ne olurdu?

Hele hele bir de kendi görünürlükleriyle zaten sorunu olan sanatçılar var ki onların bulunması özellikle zor. Yapıtsız Sanatçılar: Yapmamayı Yeğlerim adlı kitabıyla (çeviren: Eda Sezgin) Jean-Yves Jouannais, yılmaz bir arkeolog olarak çalışmış. Böyle insanlar da var, varoluşun sınırlarında yaşamı bir seçenleri arayan bulan, yoklananların yoklamasını alan. İş Bankası Yayınları’nın “Kayıp Şairler” dizisinden Garbis Cancikyan ve Haygazun Kalustyan’ın Balkıs adlı kitapları da uzun süre başucumda durdu. Nazmi Cihan Beken’in teklifiydi Dünyadan Çıkış’ta böyle bir dizi yapmak, adını da ben düşünmüştüm: ‘Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında’…Zamanın içinde olmak istemeyen, kayıp giden ya da olamayan insanlardır bunlar. Adalet yetersiz kalıyor onları betimlerken. Onlar adına adalet talep ederken aslında tutunmaya çalışan biziz galiba.

Dienstag, 21. Juli 2020

Failin şansı


Avusturya’ya geldiğimde bir inkarcıydım. Aslında inkarcı bile değildim. Big Bang sonrasının kozmik çorbası gibi, her şeyin bir arada olduğu ve her şeye dönüşebileceği bir haldeydim. Bir yerlerden empoze edilmiş tabulaştırıcı refleksler de vardı; her ailede mevcut açık ya da kapalı soykırım anlatıları da. İnkarın da itirafın da filizleneceği tohumlar bu çorbada yüzüyordu. İnkarcı olabilmek için önce bir şok lazımdı, inkar kendini ancak o şoka verdiğim tepkiyle belli edecekti.

Gereksindiğim şok, 1986 yılında yerleştiğim yurttan arkadaşım Georg Eberhard’ın, 1915’te olanlar konusunda nefes aldırmayan soruları ve sorgulamalarıyla geldi. Önce inkar ettim, sonra içimde inkarcı eğilimin giderek zayıfladığını, buna karşın itirafın, yani vicdanın sesinin yükseldiğini hissettim. Yine de bir süre sessiz kaldım. Ardından inkarın kısır döngüsünden yavaş yavaş çıkmaya başladım. 

Georg’un dostluğuyla gelen bu büyük düşündürme hediyesi, o sırada Holokost’la yüzleşme krizini yaşayan Avusturya’nın mirasıydı. Eski BM Genel Sekreteri ve yeni cumhurbaşkanı adayı Kurt Waldheim’ın nasyonal sosyalist geçmişi, 1986 yılında aniden ortaya çıkıvermişti. Georg’un hediyesi, ülkenin patlak veren Holokost suçları konusundaki ertelenmiş yüzleşmesinin ve yarılmasının da sonucuydu. O yarılmanın fay hattının ucu bana kadar uzandı ve sarstı.

Avusturya’nın Türkiye olmaması, yani 1915 Soykırımı ile ilgili olarak bana (Türkiye’deki) bastırıcı dış etkilerden uzak, nötr bir ortamı sunması, muhakemenin ve yüzleşmenin kendi yolunu arayabilmesine zemin sağlayan başka bir etmendi. Burada ayrıca anılması gereken ilginç bir nokta ise tarihsel olguları kabul etmek için tarih bilgisinin mutlaka gerekmemesiydi. Eğer bastırma ve manipülasyon etkisinden sıyrılabilirseniz, yani vicdanınız baskı altında değilse sadece vicdanınızı dinleyerek de çıkabilirsiniz kıstırıldığınız daireden. Demek istiyorum ki tarihsel bilgilere ulaşamadığımız durumda idrak süreçleri, manipülatif dış engellerin kalkması ve böylece vicdanın cılız sesinin yavaş yavaş işitilmeye başlanması ile de ilerleyebiliyor. Yine bu zamana denk düşen Mauthausen ziyareti, henüz Holokost’u 1915’ten yalıtmayı başarsam da soykırım olgusuna dair geri dönülmez bir çizgiyi oluşturdu. Ve yine 1997’de tutanak’la tanışmam ve 2004’te nihayetine varacak çevirisine koyuluşum, hayatımın en dönüştürücü eylemlerinden biri oldu. Heimrad Bäcker sadece çok geniş açılı bir entelektüel kavrayışı olanaklı kılmıyor, aynı zamanda mağdurla empati arayışında gereksindiğim bir rol modeli de sunuyordu bana.

Yine de bu çıkışın vizyonu, tarihsel olguları kabul etmekle, yani bu döngüyle sınırlı kaldı. Çoğu insan da bunun yeterli olduğunu, görevin burada bittiğini düşünüyor. Oysa burası yolun henüz başladığı yer. Yolumu bulmam için bir karşılaşma daha gerekiyordu ki bu da Trakyalı Ermeni bir aileden gelen Quin Minassian ile oldu. Tarihsel gerçekleri kabul ediyor olmak, başlangıçta büyük bir adım gibi gelse de yalnızca bir başlangıçtı ve Quin’le karşılaşmam, bunun yetersizliğini anlamamı ve insani boyutu fark etmemi sağladı. Yani sadece asgari bir zemin demek olan kuru ve nötr bir tarihsel kabulü, fail tarafından gelen bir insan olduğumu fark etmem izledi. Yalnızca failliğimi fark etmedim, karşımda bir mağdur olduğunu, onun için bir şeyler yapabileceğimi, bunu bir tek benim yapabileceğimi, yapmak zorunda olduğumu da fark ettim. Mağdurun hitap edeceği birisine gereksinimi vardı ve ben arkama baktığımda kendimden başka kimseyi göremiyordum. Fail referansına en yakın duran bendim. Beğensem de beğenmesem de…


Erivan’a gittiğini, bu ziyaretin onu, bastırdığı soykırım konusuna geri döndürdüğünü anlattı. Bir travmanın özgürleşme saati gelmişti sanki, bunu hissettim. Anlatıyor ve bana bakıyordu. Ne verebilirdim ona? Çaresizlik ve yetersizlik içinde bula bula kendimi, kendi tarihimi, yüzleşme geçmişimi buldum ve anlatmaya başladım. Aniden gelen misafire, dolabı bomboş bir evde akla en azından bir bardak su vermek fikrinin gelmesi gibi. Ne yapacağını bilememekten ve belki utancı azaltırım düşüncesiyle... El yordamıyla bulduğum bu fikrin, o an için belki de en doğru fikir olduğunu Quin’in sessiz dökülen gözyaşlarıyla birlikte anladım. Tabii bir sonraki çaresizliğe geçerken… Bir temas olmuştu ve bu temas benden büyüktü. 

Fail ile mağdurun karşılaşmasının standart kalıbı diye bir şey olamaz, ama “bir” yolunu bulmuştuk. Kendini değiştirmesi gereken mağdur değil faildir ve mağdura belli bir güvenceyi ancak ve ancak bu sağlayabilir. Ve bir kez fail olduysanız (ki bir zamanki inkarcılığım bunu ebediyen sağlıyordu bana) bu durumdan hiçbir zaman kurtulamazsınız artık. Çünkü zaafınızı gördünüz; bir kez yaptınız hep yapabilirsiniz. Hep tetikte olmanız gerekiyor ve tetiği hep kendinize doğrultmanız. Ve ama bir kez yüzleştinizse bunun mümkün olduğunu da gördünüz demektir ve bu bilgiyi artık tüm diğer failliklerinize aktarabileceğinizi de. Ve bunu hep yapabileceğinizi. Olası ayrımcılıklarımızla baş edecek dönüştürme motorunu buldunuz demektir. İşte failin şansı. 

Peki bu şans yalnızca faille mi sınırlı? Fail kim? 

Soykırımların, katliamların faillerini asla görecelendirmek istemem ama fail rolüne hiç girmemiş bir hayatı da tasavvur etmek çok güç, hatta olanaksız. Dolayısıyla aslında herkes fail. Hiç böyle olmadığını iddia edenler en başta olmak üzere. Her gün, ayrımcılık içeren düşünceler içerisindeyken suçüstü yakalıyorum kendimi. Siz aklınızdan ayrımcılıklar geçmediğini iddia edebilir misiniz?

Kötülükler de, haksızlıklar da sayısız denecek kadar çok; birinde mağdur olsanız diğerinde mutlaka failsiniz. Tabii ki ölçüler, dozajlar farklı. Sosyal sınıflar bir alt sınıfı kolaylıkla mağdur bırakabiliyor, işyerinde şiddet gören erkek bunu eşine, eşinden şiddet gören bir kadın bunu çocuğuna veya beyazsa bir siyaha yansıtabiliyor ya da insanlar hayvanlara. Sonu yok gibi bu zincirin. Herkes av, herkes avcı (Thomas Vinterberg’in The Hunt adlı filmine referansla). Dolayısıyla failliğin dünyayı dönüştürmek yönünde bir şans içerdiğine inanıyorum, ancak bir özür, tamir ve uzlaşı kültürünün nasıl oluşturulacağının gösterilmesi gerekiyor.

Tabii sözüm failliğini bilen, inkar etmeyen faillere. Diğerlerinin zaten bir şansı yok. Aksi takdirde oyunu baştan kaybetmiş gibi duruyorlar: fail ve mağdur. Mağdur, adalet yalnızca onun çabasıyla sağlanamayacağı ama kendi kendine de yerini bulamayacağı için; fail, suçundan hiçbir zaman kurtulamayacağını düşündüğü ve bu yüzden bir tamire kalkışmayı aklına bile getirmediği için. Mağdur kendine, kendi grubuna yapılana gömülür, cürmün ebedi kütleçekimiyle içine çekilirken fail ebedi merkezkaçıyla hep kendi dışına itilir. Biri temkine, diğeri utanca sürgün olur. Birinin dışına çıkılamaz, diğerinin içine girilemez. Merkez her ikisine de uzak kalır, daha doğrusu, kaygısız birliktelikleri demek olan merkez ortadan kalkmıştır. 

Olasılıksız bir buluşmadır onlarınki. Her seferinde olasılıksızın içinden hareketle bir olanak aranır ve bazen bulunur da. Dokunmak ne kadar mümkün? Ve dokunarak empati geliştirmek, öğrenmek, karşılıklı iyileşmek. Bilmiyorum, bilmek zor. Bildiğim çabalamak zorunda olduğumuz. İçinde yaşamak isteyeceğimiz bir dünyayı kurmak için başka şansımız yok. Başka hiçbir şansımız yok. Barışı başka hiçbir biçimde idrak edemeyiz.

Samstag, 20. Juni 2020

Neden kafelerde çalışıyorum?



Babamdan miras bir konsantrasyon eksikliği var bende. İlkokuldan beri muzdaribim bundan. Şöyle oturup aralıksız saatlerce nasıl çalışılır bilmem. Hayran oluyorum bunu yapabilenlere ama hayranlık beni kurtarmaya yetmiyor. Evde veya yurtta, ne zaman masa başına geçsem elli türlü mazeret buldum tekrar oturduğum o yerden kalkmak için. Çalışmadan ders vermenin gerçekten mümkün olmadığı Viyana Teknik’te ise bu eksiklik bir kriz halini aldı, yurt odam bir çırpınışın yeri oldu.

Şiir yazılarımı yazdığım ve çevirilerimi yaptığım yer, yirmi yıldır bu yüzden yollar ve kafeler oldu hep. Ancak salgınla birlikte kafeler kapatılınca kalakaldım ortada. Parklara gitmeye başladım ama aynı şey değildi. Soğuğa maruz kalıyorsunuz, yanınıza birileri oturup lafa tutmaya kalkıyor, dört yanı açık bir yerde oturuyorsunuz vs. Park yine de evden daha iyiydi ama o da yurt odasındaki çırpınışın yerini bir kıvranış almış oldu böylece. İlkinde uyaranların eksikliği vardı, ikincisinde ise fazlalığı. Alıştığım bir dışarısının (kafe) olmaması gösterdi ki, meğer bir içerisi de (ev) yokmuş.

Oysa tanıdığım herkes evinde çalışıyor, evde kendilerine bir çalışma ortamı kurmuşlar, çoğunun bir çalışma odası var. İlk defa çalışma odasının ne olduğunu idrak ettim: içine girince zihninizin, o sıralar çalıştığınız konu neyse ona odaklandığı ve kağıda dökülmeye hazırlandığı mekânsal düzenleme. Zaman içinde kurulmuş veya oluşmuş ve korunması gereken bir düzeni, takıntı ritüelleri ve fetiş ikonalarıyla bir mabet.

Bende bu hiç olmadı, dediğim nedenlerden olamadı. Peki neden kafelerde çalışabiliyorum? Kafenin bana yazarken sağladığı bir şey olmalı. Ne oluyor da orada huzursuzluğumdan sıyrılıyorum? Bunun nasıl yazıyor olmamla ilgili olduğunu fark ettim geçende. Hep dağınıklıklar içinde buluyorum yolumu yazarken; sıçramalar ve çağrışımlarla ilerliyor beynim. Ne öyle yazılacak sahayı daha en baştan görmek var bende, ne de bir nokta üzerinde derinleşmek ve keskinleşmek. Buluşlar belirliyor bende akışı. Derinleşmek ve bağlantılandırmak ise daha sonra, aynı metnin tekrar tekrar okunması ve düzeltilmesiyle geliyor ki her bir düzeltinin de kısmen birer sıçrama olduğu söylenebilir.

Düzenle karmaşa arasında gereksindiğim dengeyi, korunaklılıkla açıklık arasında bir çözüm olan kafeler veriyor sanırım. Başımı öne eğer eğmez kimseyi görmediğim, kimsenin beni rahatsız etmediği bir düzendeyim; başımı kaldırmamla birlikte de çok sayıda insanın çeşitli düzenlerinin bir aradalığının oluşturduğu bir karmaşadayım. Sıçrama ve çağrışımlar için karmaşa, onların bir akışa soğrulması için düzen. Zihnim çalışma modunu, dolulukla boşluğun, kırıştıranla ütüleyenin bu birbirine zıt güçlerinin işbirliğine girmeleriyle buluyor. Kafeler, benim için düzenle karmaşanın bu dengesinin mekânsal karşılığı oluyorlar.

Durum bu olunca hangi kafelerin uygun, hangilerinin uygunsuz olduğu da netleşmeye başlıyor. Müzikli olanlar uygun değil çünkü serbest sıçramalar için ihtiyacım olan karmaşaya kendi düzenleriyle tecavüz ediyorlar. Masaların yakın olması ve meraklı insanlar topluluğu da, soruşturucu bakışları, söze girmek için fırsat kollamaları ve dahi girmeleriyle mekandan soyutlanıp kendi düzenime çekilmemi engelliyorlar. Tamamen yabancı kafeler zihnimin iç mekanla meşgul olup yazıya dönememesine neden oluyor. Ama bunun da bir kuralı yok, yabancı kentlerdeki kafelerde bazen şaşırtıcı derecede iyi çalıştığım oluyor. Beni tanıyanların olduğu, sohbet etmek istedikleri mekanlar bu anlamda bir kabus, özellikle Türkiyeli olanları sormadan oturuyorlar yanınıza. Bir keresinde Café Museum’da masa böyle sekiz kişiye çıkmıştı ve son gelen iki kişiyi hiç tanımıyordum (ve sonra kalkıp gittiğimde de fark eden olmadı zaten). Ne tandık ne yabancı olması lazım mekanın.

Bir karmaşayı uzun süre seyrederseniz içinde bir düzen belirmeye başlayabiliyor ya da en azından zararsız veya rahatlatıcı bir rastlantı eşiği olarak arka plana atılabiliyor. Tam tersine düzen olarak gördüğünüz dağılıma odaklanırsınız, içinde barındırdığı karmaşalar dikiliyor karşınıza. Dolayısıyla düzen ve karmaşa, baştan belirli ve herkes için aynı denge değil. Yer değiştiriyorlar ve bu oyunu oynayan da sizin zihniniz. İhtiyaca göre. İyi şiirlerde de böyle değil mi?

Aslında düşünme tarzım ve sonucu olarak kafelerde aradığım denge, şiirle ve de uğraştığım tür şiirle kurduğum ilişkiyi de açıklıyor. Gözle takip edilen bir okumadan, bir noktasından her yerine sıçranabilinen, umulmadık yerleri arasında bağ kurulan şiirlerden hoşlanıyorum. Canımın istediği gibi ve istediği yere yoğunlaşabilmekten. Belki de bu yüzden şiirle ve modern şiirle uğraşıyorumdur. Ve bu yüzden şiir, düşünmem ve seçtiğim kafeler, hepsi bir ve aynı şeydir.