Dienstag, 10. September 2019

Arzu halimiz


Bir şeyler oluyor burada, DİKKAT diye bağırmak istiyoruz, bakın buraya!  

Robert Musil, Ingeborg Bachmann, Thomas Bernhard, Peter Handke artık çoğu okurun ezberine yerleşmiş adlar. Oysa bu adların ötesinde de bir Avusturya edebiyatı var ve üstelik daha da fazlasını vadediyor. Türkçedeki varlığı maalesef bir iki rastlantısal (ve bazen de kötü) çeviriden öteye gitmeyen bu edebiyat, özelikle ihtiyacımız olan dilsel ve düşünsel kışkırtıcılık ve baştan çıkarıcılığı bol miktarda içeriyor. İşte bu edebiyatı size tanıtmak istedik.

Bir başka ülkenin edebiyatının çok satsın veya klasikler arasında yerini alsın, kütüphaneler yaratsın diye çevrildiği bir dizi değil bu. Ne de parlak aşinalıklar şaşalı tekdüzelikler peşindeyiz. Hiç kalkışmazdık öyle olsa. Avangart olarak yola koyulan, sonrasında deneyselleşen, günümüzde ise dil ve biçim bilinciyle yazan bir edebiyatı var Avusturya’nın, günün birinde Türkçe okura tüm ana deneyleri ile ulaştırmış olmayı umduğumuz. Türkçede yayımlanma şansını belki de (aslında kesinlikle) başka türlü bulamayacak bu temel yapıtları ulaşılabilir, keyfi sürülebilir ve etkilenilebilir kılmak amacıyla yola çıktık ve devam ediyoruz.

Mutlaka ki birbirinden güzel yapıtlar çevriliyor Türkçeye. Biz ama, kendini hemen ele vermeyen, bilakis okurdan kendisini vermesini talep eden yapıtlar çeviriyoruz. Verilen emeğin geri dönüşünün belki hemen görülemeyeceği, gecikeceği, hatta etkisini saptamanın kolay olmayacağı kitaplar… zor kitaplar… ancak yıllar sonra ani bir kavrayış, beklenmedik bir fark edişle kendini gösterecek kitaplar… Ve tabii hepimizi vakitten kurtaracak ve de köhne gelenekten.

Bu son cümleyle de çevrilecek yapıtlar seçilirken dikkatin nereye yöneldiği açık edilmiş oluyor: öncelikle genç şair ve yazarların, sonrasında sivri deneylerden haz alan edebiyat tutkunlarının eline ezber bozucu araçlar vermek.


Dilin İntikamı, Erst Jandl
Seçme şiirler
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2010

Natürmort, Josef Winkler
Anlatı
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2010

Çocuk Yazı, Friederike Mayröcker
Seçme şiirler
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2013

Başka İnsanlar, Peter Waterhouse
Anlatı
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

tutanak, Heimrad Bäcker
Belgesel şiir
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

Zugunruhe
Şiir albümü
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

Rüyalanan Oğlanlar, Oskar Kokoschka
Anlatı
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2018

Cümleler, Franz Josef Czernin, Hans-Jost Frey
Aforizmalar
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2019

Ve yoldakiler:

Oturarak Kaçması Daha Kolay, Alois Hotschnig
Kısa öyküler
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2019

Seçme Şiirler, HC Artmann
Seçme şiirler
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2020

Merkezden kaçanlara geçici bir yurte, şiir ve edebiyat üzerine veya üzerinden düşünmek isteyenlere bir habitat olmak ve radikalliklerden aşinalıklar kurmak istedik size. Bunalanlara da “üzülme, yalnız değilsin” diyoruz. Sizin ilginiz için yapıyoruz bunu, ama söylemek de zorundayız, siz yoksanız orada, yani ilginiz yoksa, ne anlamı var ki?!

Dienstag, 20. August 2019

Türkiye’de Çağdaşlaşma etrafında

Yıllar önce seküler, demokratik kazanımların dolu dizgin geri alınmaya, insan haklarında geri gidilmeye başlandığı, AB projesinin askıya alındığı günlerde umut versin diye Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı kitabını okumuştum. Şöyle diyordu Berkes kitabının önsözünde:

Ben, Türk çağdaşlaşmasının geçmişinin iniş çıkışlarına dayanarak bu yayımlanışın önsözünde yine ileri sürüyorum ki, ne denli geri dönme çabaları olursa olsun hiçbiri tarihsel oluşumu durduramayacaktır. Tersine, daha da ileriye itecektir. Bu yapıtı okuyun, kaç kez böyle geriye dönük çabalar olduğunu, kaç kez hepsinin saman alevi gibi sönerek daha ileriye doğru atılımlara yol açtığını göreceksiniz.

Çağdaşlaşma sekülerizmin karşılığıydı ve iniş çıkışlarla veya ileri geri gidişlerle kastettiği 1700’lerde Lale Devri’yle başlayıp kitabın yetiştirildiği 1970’lere dek gelen dinselleşme / sekülerleşme karşıtlığıydı. Sekülerleşme burada “kutsallaştırılmış gelenek boyunduruğundan kurtulma” anlamını kazanıyordu.

Etkileyiciydi, her çağdaşlaşma döneminin ardından bir dinselleşme humması başlar, her muhafazakarlık dalgasını şaşmaz bir kuralla bir çağdaşlaşma dönemi izler diyordu. Ancak kaygılarımı elimden almaya yetmedi bu, çünkü her seferinde Berkes’in gösterdiği çağdaşlaşma devlet eliyle, yani devleti yöneten kadroların yürürlüğe soktuğu reformlarla gerçekleşiyordu. Oysa bu sefer muhafazakar güçler, dönüştürme potansiyeli en yüksek aygıt olan devleti ele geçirmişti. İtaatin halen yüksek bir değer olduğu bu kültürde de, bu kural bu sefer işlemeyecekti, çünkü devlete karşı veya karşın gerçekleşen girişimler hep cılız kalmıştı. Berkes yanılmıştı kanımca.

Şu günlerde yanılanın ben olduğumu fark ediyorum. Öncelikle halkın muhafazakar eğilimleriyle ilgili araştırmalar yapılıp duruluyor, ancak yenilik gereksinimleriyle ilgili bir şey söylenmiyor pek; bireysel, öznel gözlemleri saymazsak. Oysa yenilik arzusu modern zamanlarda hep daha güçlü bir arzu. Diğeri, yani muhafazakarlık ise korkuları harekete geçirdiği için kolayca öne çıkıyor ve sahneyi kaplıyor. Başka bir Türkiye arzusu kendini nasıl gösterir? Kolay değil görünürde olmayan bir şeyin kendini ifade etmesi. Ama Hrant Dink’in cenaze töreninde, Gezi eylemlerinde, HDP’nin yükselişinde biraz da olsa gösterdi. Son seçimde ise sessiz çoğunluk, ayrıştırıcı devlet söylemini reddedip barışı oyladı.
Modernizmden beton ve asfaltı anlayan AKP hiç yenilik yapmadı da diyemeyiz, ancak eğitimin imam hatipleştirilmesi gibi girişimleriyle, zamanla nasıl kör bir inat içerisinde olduğunu da gösterdi. Öğretmen yerine imamı, kütüphane yerine tarikatın tercih etmesi, Taksim Meydanı’nda kültür merkezinin yıkılıp karşısına camii dikmesi, bilgi kaynağı Vikipedi’yi erişime kapatmasıyla, ele fırsat geçtiğinde anakronik hayallerini nasıl uygulamaya sokacağını gösterdi. Ancak çok istedikleri ama kendi seçmenlerinin bile umurunda olmayan dinselleşme, meselenin o olmadığının görünmez sınırlarını onlara İmam Hatip’lerin boş koridorlarında çiziyor. Sekülerler din düşmanı değil, dindarlar şeriat peşinde değil. Dahası muhafazakârlar yenilik karşıtı değil, sekülerler geleneklerin korunmasını savunur olmuş.
İkinci yanlışım ise AKP’nin devleti ele geçirdiği konusunda. Devleti ele geçirmek başka şey devlet olmak başka. Ele geçirme, fethetme metaforları bir şeyin kendisi olamamayı işaret etmiyor mu aslında? Nasıl İstanbul’un fethi kutlamaları, neredeyse altı yüz yıl sonra bir türlü İstanbullu olunamadığının, hep elden gidecekmiş gibi bir korkuyla yaşandığının göstergesi oluyorsa. İnsan ele geçirdiği bir şeyi yağmalar, kendisi olan bir şeyi değil. Ve o yağma zihniyeti kendini devlet olamayışta ele veriyor. Bir şeyi yağmalıyorsan o senin değildir ve sen de o değilsin demektir. Birtakım karanlık koalisyonlara girilebiliyor olunması da bunu değiştirmez. Tam aksine bir gün elinden gideceği kaygısı ve hatta bilinci ile yaşandığını gösterir. 

Rövanşizm tek rehberinse siyasetin de dışladıklarınla, tepkiselliğinle belirlenecektir, yani vizyonun yok demektir. Herkesin bir parça kendisini bulacağı bir müşterekliği aramaz ve bulmazsan bir gün çekilmek zorunda kalırsın. Tüm o açılım paketlerinde mış gibi yapıldığını gördük. Ne tesadüf değil mi, hepsinde de bir aksiliğin çıkmış olması! Sekterlikle barış bir araya gelmiyor işte. Genç Cumhuriyet’in İttihat ve Terakki’den devraldığı azınlıkları eritme siyaseti de sonuçta sekülerliğin garantisi olan güçleri ortadan kaldırıp projeyi zayıflatmadı mı? 

Adalet ve Kalkınma Partisi, Batı’ya karşı duyulan ve kentleşmeyle gelen ezikliklere yüzeysel de olsa yanıtlar vermeyi, islami ya da milliyetçi reflekslere karşılık vermeyi başardı. Ama onu kör eden rövanşizm ve hızlı ekonomik çıkar sağlama hırsı, insanların adalet ve kalkınma talebini, yaşam tarzı hassasiyetini görebilmesini engelledi. Kutuplaşma bir tasfiye döneminde işlevsel olabilir ama uzun vadede iktidar kalabilmek belli bir ortak paydayı gözetmek, anakronik gerilimlerden kaçınmakla olur. 


Niyazi Berkes haklı çıkıyor ve bir sonraki dalga oldukça güçlü gelecek gibi görünüyor. Ancak onun da boğulması tehlikesi var. Magazin kalıplar, yüzeysel taklitlerle gelen şaşırtmacalar, Beethoven dinlediği için kendini çağdaş addeden kofluklar, düşünceye yönelmeyen köksüz ilişkilenmeler aklıma hemen gelen ve içinde kolayca kaybolunacak yaklaşım ya da tehlikelerden birkaçı. Bunlardan kaçınmanın yolu ise bana göre bilgilenmek, düşünmek, bilgilenmek, düşünmek ve düşündürmek.

Evet, rahatlatıcı bir rüzgar yolda gibi görünüyor. Ve iktidar durduramadığı hatalar serisiyle bu rüzgarı daha da arttırıyor. Peki hazırlıklı mıyız buna? Neler yapabilir, hangi katkıda bulunabiliriz o saat geldiğinde? Verecek neyimiz var? Bir şeyimiz var mı? Anti-seküler bir dalgayla uğraşırken kaynaklarımızı harcayıp bitirdik mi yoksa? Hep aynısı oluyor değil mi? Şimdi başlayabilir miyiz?

Donnerstag, 27. Juni 2019

Café Dezentral


Turistler Café Zentral’i ele geçirmiş durumda. Kapısında kuyruk olmayan bir anını yakalamak olanaksız. Birtakım yolculuk rehberlerinde görüyor ve onlar da merak ediyorlar, nasıl bir şey olduğunu şu Viyana kafesinin. Ancak kış aylarinda bile öyle bir kalabalık oluşturuyorlar ki direnmek anlamsız. Kuyrukta 15-20 dakika beklemenin alemi yok. Hiçbir Viyanalı da bir iş arası kahvesi veya “hızlı kahve” içmiyor haliyle orada. Bu durumda da Café Zentral’e gelen turistler, içinde hiçbir Viyanalının olmadığı bir Viyana kafesine gelmiş oluyorlar. Café Zentral (Türkçe: Kafe Merkez) artık sadece turistlerin merkezi, kendi merkezini ise yitirmiş durumda, ona Café Dezentral diyebiliriz aslında. Viyanalı’sız bir Viyana kafesi Tokyo ya da İstanbul’da olur ama Viyana’da?

Evet, Viyana’nın bir kafe geleneği var, ama bu dekorunun köhneliğinden, masalarının mermer olmasından, garsonunlarının sertliğinden oluşmuyor sadece. Daha ziyade o kafeye gelen insanların hal ve tavırlarından, kurdukları bağ ya da bağsızlıklarından oluşuyor. Ve sadece turistler tarafından doldurulan bir kafede de bu geleneğin adı oluyor ama kendisi olamıyor. Çünkü o geleneği yeniden üretecek kimse kalmıyor. Ruh çağıran bir cemaat gibi ya da aile dizimi tekniğiyle bilmedikleri bir geçmiş kurgusunu canlandırmaya çalışan bir topluluk gibi oturuyorlar orada.

Bu durumun bütün kafelere yayıldığını düşünelim bir an, o hal ve tavırlar tamamen ortadan kaldırılmış, yani geleneğin içi aynı Café Zentral’in artık boş mekanı gibi geri dönüşsüz biçimde boşaltılmış olurdu. Ardından o turistler de böyle kendine özgülüğü kalmamış bir mekana bir daha gelmezlerdi. Derken artlarında boş bir harabe bırakarak uzaklaşırlardı. Aynı kentlerin gentrifikasyona uğrayan semtlerinin tadını yitirmesi ve o tada bir daha da ulaşılamaması gibi. 



Peki buna karşılık biz ne yapıyoruz? Tabii ki biz de Venedik’e, Londra’ya, Madrid’e gidip onların en geleneksel trattoria, pub, tapas barlarında oturuyoruz. Ancak içine görünmez insanlar olarak girmiyor, beden ısımızla birlikte ortalığa kendi kültürel kodlarımızı da yayıyoruz. Yani o mekanları değiştirmeye başlıyoruz. Ardından İtalyanlar, İngilizler, Hollandalılar gelip kafelerimizi işgale edince sinirleniyoruz. Sorun yok aslında, gelenekler bunu kolayca kaldırırdı. Sorun sadece sayıda. Geleneklerin devam edebilmek için kritik bir kütleye gereksinmeleri var. Bir kafenin ya da meyhanenin yarısını turistler dolduruyorsa artık oranın tadı kaçıyor. Eskiden beri yaşanan o her neyse yaşanmaz hale geliyor.

Peki bunun alternatifi ne olurdu? Örneğin Venedik’e gidip oranın sakinlerinin gittiği yerlere uğramamak, sadece kitlesel turizm mekanlarında vakit geçirmek olurdu. İyi de tam da gittiğimiz kentle ilişki kurabilmek adına böyle yapmamaya çalışıyor, yapanlara da gülmüyor muyuz? Gittiğimiz kentlerin en otantik mekanlarına girmeyi bir bilinçlilik olarak kutluyoruz. Yanlış da değil çünkü bu sayede o yerin kültürüyle ilişkilenmiş oluyoruz. Her şey de uzaktan seyrederek olmuyor, içine girmek de gerekiyor. Yani bu sadece kötü değil, çünkü böylelikle bir buluşma ya da etkilenme olanaklı hale geliyor. İşte tam da bunun için başka yerlere gidiyoruz, onların dünyasında yıkanmak, yeni’yle temas etmek, değişmek, kendimizden kurtulmak için.

Ama işte bunu yaparken bozuyoruz. Yabancı olana duyduğu özlemle kafeleri dolduran yabancılar, kafe (ya da her ne mekanı ise onun) geleneğini yabancılaştırıyor. Çünkü bu bir araya gelen yabancıların geleneklerinin kesişim kümeleri bir boş küme ve ortalık boş kümeyle doluyor, yani boşalıyor. Herkes birbirinin geleneğini o kadar merak ediyor ki sonunda ortada gelenek kalmıyor. Herkesin birbirini, diğerlerinin geleneklerini tanımak istediği bir dünyada sonunda herkes birbirinin aynı olmaya doğru gidiyor. Nasıl bir aynı? Bir Starbucks aynısı veya aynılaştırıcısı. Lonely Planet’le, trip advisor’la vs. gelen bir ölüm fermanı.
                                                      
Café Prückel’e bakıyorum, eskiden pek rastlanmayan bir durum var, tüm pencere kenarı masalarda bir rezervasyon kartı duruyor. Önce rahatsız oluyordum, kafe gibi yerde spontanlığı öldüren bir saçmalık gibi geliyordu. Sonra fark ettim, Viyanalıların, mekanlarının turistler tarafından işgal edilmesine karşı bir önlemi, kendilerini savunuları bu.

Konu bir çözümsüzlüğe kilitlendi değil mi? Seyahat özgürlüğü, yabancıyla temasın getireceği özgürleşme mi daha önemli, yoksa kendi yaşam tarzımızı, küçük dünyalarımızı korumak mı? Veya: kendinden kurtulma fırsatı mı daha önemli yoksa kendini korumak mı? Veya tam tersine: özgün olanı, kısa süreliğine deneyimleyebilmek uğruna mı söndüreceğiz, yoksa korumak uğruna alacağımız önlemlerle mi söndüreceğiz?

Tabii böyle düşünürken kafeyi sanki zamandan bağımsız, sabit bir yapıymış gibi ele alıyoruz. Oysa kafe denen kurum bir sürecin ürünü, hem de adına modernite denen sürecin. Dolayısıyla tarihe bakmak belki biraz yardımcı olurdu. Örneğin, 50’li veya 60’lı yıllara ışınlansam muhtemelen nefret ederdim kafelerden. Darlığın, küflenmiş muhafazakarlığın yerleri olarak görürdüm onları. Viyana Grubu’nun yaptığı gibi, alternatif gibi gelen bir iki tanesine (o zaman Café Hawelka) kaçardım. Peki, ya daha önce, örneğin yüzyıl dönümünde gelseydim? O zaman da muhtemelen görece modern bir yapıyla karşılaşmış bulurdum kendimi Café Museum‘a gittiğimde. Dolayısıyla tek başına turistleri günah keçisi yapmaya da gerek yok bu erozyon için.

Ne tuhaf değil mi, modernitenin ürünü ve motoru olan kafeyi, yani doğası değişimle biçimlenmiş ve değişimi körüklemiş bir yapıyı şimdi kendime bir savunma alanı yapmaya çalışıyorum. Bir yanda Starbucks diğer yanda ne yapacağını bilemeyen yeni dizayn mekanlar; bu ikisinin arasında kalmaktan korkuyorum. Yapabileceğim bir şey de yok üstelik. Herkes benim gibi sevmiyorsa kafeleri, ister turizmle gelen tüketici toplumu adı altında olsun isterse de kazanç arttırma peşindeki barbar kapitalizm adı altında olsun eriyip gidecek zaten. Peki, azalıp yıpranıyor olsa da henüz orada duran bir şeye bu nostalji niye? O kafe denen insani ilişkilenmeler toplamının, içimde yer etmiş, bilmeden sevdiğim bir dönemine tutunmaya çalışıyorum. Belli ki değişimden yorgun, zamana direnen bir yanım bu benim, kendi benzerini orada bulan…

Dienstag, 28. Mai 2019

Evim


Birlikte yaşıyoruz evimde: evim ve ben. Yüz yüze gelmemeye çalışıyoruz, herkes kendi yoluna gidiyor. Benim kendi bölgem var, onun kendi bölgesi. İtiraf edeyim, benimkisi evin oldukça sınırlı bir bölgesi. Onun bölgesine girmemeye çalışıyorum. Aklımın köşesinden bile geçirmiyorum bunu. Aslında birlikte yaşıyormuşuz gibi de değiliz. O yokmuş gibi yapıyorum. Hiçe saymak da değil ama bu. İlişkilenmiyorum onunla, o kadar. İçim sıkılıyor, usanç duyuyorum onunla ilişkilenmem gerektiğini düşününce. Beceriksizliğimin tüm hatlarıyla yüzleşmek gibi geliyor bana, kaçınıyorum bundan.

Sadece birlikte yaşamıyor, aynı zamanda birlikte yaşlanıyoruz. 26 yıldır buradayım ve hiç dokunmadım ona. Ne badana, ne zorunluluk dışı bir tamirat veya tadilat. Duvarlarındaki lekelerde, çatlaklarda, kapılarının düşmüş, sararmış boyalarında, yürüyünce piyano tuşları gibi ses veren parkelerinde, eskiyi bile göstermeyen musluklarında… kendini bırakışın ve tutulup kalmanın tarihini birlikte gidiyoruz.

Bazen üstüme geliyor, benim bölgeme yayılmaya başlıyor. Olmayan gücümle, yine de son bir çabayla uzaklaştırıyorum onu. Tedirgin edici bir ruhu var çünkü, bıraksam her yeri ele geçirecek. Neyse ki geri çekilmeyi biliyor. Yazgılarımız bağlı birbirine. Biliyor ki ben bir gün gidersem eğer, onun da işi bitik. Kim ister böyle bir hayaletle yaşamayı? Alırlar ellerine fırçayı, silerler bütün tarihi, benimkini ve benimkiyle birlikte onu da.

Bir gün olacak tabii. Düşünmek bile istemiyorum. Nasıl olur ki? Aklıma ‘ben gidersem ondan geriye ne kalırdı’ düşüncesi geliyor. Peki, ‘ondan geriye ne kalırdı’dan ötesi yok mu olur, hiç olmamış gibi mi olurdu? Yok olursa ben kurtulmuş mu olurdum ondan? Tuhaf, tam ‘ben gidersem ondan geriye ne kalırdı’ diye düşünecekken ‘ben gidersem benden geriye ne kalır’ diye düşünmeye geçiyorum. İlişkilenilemeyen bir varlıkla inanılamayan bir yokluk arasında bir yere takılıp kalıyorum.

Bir bekçi gibiyim bu ilgisizlik müzesinde. Ancak cemaatini yitirmiş yalnız bir tapınağın mı, yoksa tapınağını yitirmiş bir cemaatin mi bekçisiyim? Adeta bir tarih öncesini gösteriyorum, Halep’teki Yunan Ortodoks kilisesinin son bekçileri gibi. Yaşlıydılar, kilise mi daha eskiydi onlar mı ayırt edilemiyordu adeta. Ne yapacağımı bilemediğim bir sızı gibiydi, onları o halde görmek. O tarihi hiç mi hiç bilmeyen bana bile buldurtuyorlardı o eskiyi. Kendilerinin bekçisiydiler, benim gibi.

Eski ev arkadaşlarım da beni, benimle birlikte de evimi bulunca geçmişlerini buluyorlar. Evimi buluyorlar mı ya da buldukları evim mi oluyor, yoksa onların evi mi? Kendi evime dokunmadığım için onlarınkine de dokunmamış oluyorum sonuçta. Kim istemez geçmişine kısa bir ziyareti. Ya diğerleri, Halep’teki kiliseye bakan ben bakışıyla evime bakanlar? Dışındaki dünyaya bir sürpriz yapmayan, yeterince tuhaf bir akvaryumda yerli yerlerinde duran taşlara mı bakıyorlar konforlu bir mesafeden? Ve ben, kendi geleceğimi sadece o her tarafı geçmiş evin içinde bulabileceğimi zannediyorum sanki. Hayaletlere dokuna dokuna. İçinde yaşadığım şehir gibi, hep geçmişi hatırlatan, ancak tam da geçmişe giderek geçmişle yüzleşmemeye mazeret bulan.

Edip Cansever’in karizmatik “Oda” adlı şiiri[1] geliyor aklıma:

   Gün günden odamın şeklini alıyorum
   İşliyorum bu iniltili varlığı yeniden
   Kim bilir, duyuyorum yazgısını belki de
   Kuru bir dal parçasını içinden yiye yiye
   Dal olan bir böceğin
   O garip yazgısını.

   Ne ölüme benzer, ne ölümsüzlüğe.

Çok yakın geliyor, ama dikkatli bakınca benimkinin aslında tam tersi olduğunu fark ediyorum. Ben evimin değil, evim benim şeklimi alıyor çünkü. “Kuru bir dal parçasını içinden yiye yiye dal olan” ben değilim. Tam tersine evim beni içimden yiye yiye ben oluyor sanki. Aslında bu da değil. İşin doğrusu evim, ben dışıma taştıkça ben oluyor. Ama ben ve evim ayrıyız değil mi? Dağılmış ve toplanamayan bir varlık ben, aramak istersem oradayım. Bulsam ne olacak? Ne birleşmek mümkün ne ayrılmak. Duruyoruz öyle.


[1] Sonrası Kalır I, Bütün Şiirleri, Edip Cansever, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015, sayfa 453.