Donnerstag, 22. Oktober 2020

Yabancı kentlerin kafelerinde çalışabilme çareleri

 

Yabancı kentlerin kafelerinde çalışabilmeniz, yani bu mekanları da kendiniz için barınılabilir yapmanız, kendi düzeninizi oraya bir miktar taşımanız demek. Ancak bunun bir sınırı var, bir miktar uzlaşmanız gerekiyor. Örneğin müzikli bir kafenin müziğinin sesini belki azıcık kıstırabilirsiniz ama kapattıramazsınız. Dolayısıyla bazı mekanlara girmeye hiç yeltenmemeniz gerekiyor. Veya Paris’in kafeleri gibi garsonun, kahvenizi içer içmez sizi oradan postalayacağının mimiklerini henüz oturmanızla birlikte gösterdiği yerlerde çabalamanın da bir anlamı yok. Popüler kültürün dominant olduğu ya da rant baskısının yüksek olduğu mekanlardan da, popülerleşmiş ya da nostaljikleşmiş mekanlardan da uzak durmanız gerekiyor. Buna karşın gözden kaçmış, unutulmuş hatta kendini unutmuş mekanlar çoğu zaman bir hazine içeriyor.

Boşların masada kalmasının, yani masanın bomboş kalmamasının, neden önemli olduğunu daha önce Hallaç’ta yazmıştım. İstisnai bir sorun bu tabii, çünkü her gün gittiğiniz kafelerde buna zaten gerek olmuyor, herkes sizi tanıyor ve rahat bırakıyor. Viyana’nın eski kafelerinde de özel bir davranış geliştirmeye gerek yok. Örneğin Café Prückel’in garsonları, pasta tabaklarını topluyorlar ama kahve fincanlarına asla dokunmuyorlar. Masanın bomboş bırakılmasının müşterinin o masadan sökülüp bir çoraklığa sürüklenmesi olduğunu biliyorlar. Yeni işe alınanlara hemen söyleniyor bu. Sorun kentin dış mahallelerinin yeni kafelerinde veya yabancı kentlerin huyunu suyunu bilmediğiniz kafelerinde patlak veriyor.

Tabii ki garsonun fincanı almasına üstünü elinizle kapatarak engel olabilirsiniz ancak bu bir sürü soruyu beraberinde getirecek ve iş garsona neden böyle davrandığınızı açıklamak zorunda kalmanıza kadar varabilecektir. Gerçi bu iyi de olabilir. Boşları tutarak kurduğunuz oturma odası atmosferini bir aile ortamına doğru ilerletebilirsiniz. Eğer istiyorsanız tabii. Ama aile her durumda iyi bir şey değildir, muhtemel bir yakın markaj, hatta yüz göz olunma durumuna düşmenizle sonuçlanabilir.

Uzun uzadıya sohbetlere girmeden de yapabileceğiniz bazı şeyler var. Boşları masanın size uzak dış tarafına, hatta bazen ortasına koyarsanız garson gelir alır. Ancak kendinize yakın köşesinde tutarsanız alma olasılığı hayli düşecektir. Eğer önüne tuzluk, şekerlik, kül tablası, dezenfektan gibi nesneleri koyarsanız garsonun bu engelleri aşıp fincanı alması iyiden iyiye zorlaşacaktır. Boşların masada kalmalarını sağlamış olursunuz.

Buna karşın eğer başınızı kaldırıp garsonun gözüne bakarsanız bu onda bir şey yapması gerektiği duygusunu aktive edecek ve bir siparişte de bulunmadığınız durumda bu aktivasyon, onun gelip boşları almasına yol açacaktır. En azından yeltenecektir buna, aksi halde sizin üzerinize çekilen dikkati karşılıksız kalır. Müşterilerin bakışlarını okumaya alışmış zihinlerde bu, mutlaka bir şey yapması yönünde bir hamaratlık itkisini harekete geçirir. Bu yüzden gözlerinizin mekanda bir yerlere doğru bakarken kimseye odaklanmadan, adeta meditasyon yapar gibi derin bir dağınıklıkla veya son derece kayıtsızca gezinmesi veya mekanın dışında bir yere doğru bakmanız, kısaca bakışlarınıza temas edilmemesi en doğru olanı olacaktır.

Eğer soda veya çay içiyorsanız bardağın dibinde bir miktarını bırakmanız alınmasını engelleyebilir. Ama bu garsonun hoyratlığı ölçüsünde de değişebilir. Bazen bardağın doluluk oranı beşte bire indiğinde bile alıp götürebilirler. Onların hamaratlığı sizin keyfinizden önce gelir çünkü. Ancak sonrasında ‘bardağım bitmemişti’ diyerek utandırabilir, yenisinin ikram edilmesini sağlayabilirsiniz. Üstelik bir dahaki sefere daha temkinli olacaktır size karşı. Alıp götürmedikleri durumda ise bu artık miktarı, masanızın rahat bırakılması karşılığında ödediğiniz kira olarak görebilirsiniz.

Türkiye’deyseniz kahvenin yanında gelen lokumu geri verip yerine bir kurabiye vermelerini istemeniz işe yarayabilir. Hem çakma lokum geleneğinden kurtulmuş ve tadı genelde iyi olan kurabiyeye kavuşmuş olursunuz hem de en başta garsonda bir tuhaflık duygusunu oluşturmuş olursunuz ki daha sonra bunun üzerine sizi rahat bırakmaları ayrıcalığını adım adım inşa edebilirsiniz. Gariplikleri olan bir müşteriyle uğraşmayı onlar da istemeyecek, dahası içlerindeki iyicil kuvvetleri sizi memnun etmek için kullanmak isteyeceklerdir.

Dikkat: tüm önlemlere karşın en umulmadık saldırılar siz başınızı önünüze eğmiş yazarken veya aklınızdakileri toplamaya çalışırken gelir. Birden bir el uzanır önünüze, tepsisiyle birlikte fincanı almak üzere. Aniden elinizle fincanın üstünü kapatma refleksini geliştirmiş olmanız gerekir böyle durumlarda. Bu son hamleye er ya da geç başvurmak zorunda kalacaksınız. Bunu yaparken “o kalıyor” deyip belli belirsiz bir gülümsemeyi eksik etmeyin yüzünüzden. Bu anilikle yumuşaklığı bir arada sağlamanız zaman alacaktır. Unutmayın asgari enerji harcamasıyla ve bir süreliğine kurduğunuz bir açıklık, sokağın ortasında bir çalışma odasıdır bu.

Samstag, 19. September 2020

3 knaben schwarz Notgalerie‘de

 

13 Eylül 2020 akşamı saat 17’de, U2 Aspern Nord istasyonuna 200 metre uzaklıktaki Notgalerie’de hava da insanlar da ortam da çok güzeldi. Çıplak arazinin ortasında terk edilmiş bir halde duran ahşap kilise, 2015 yılında işgal edilerek bir sanat mekanına çevrilmiş. Notgalerie adıyla vaftiz edilen bu eski kilise, yıllarca sanatçıların yaratıcılık ve hayallerine ev sahipliği yapmış (notgalerie.at). Ancak şimdilerde bu ilginç mekan, belediyenin kentsel dönüşüm projesinin nesnesi haline geldiğinden kullanıcılarına veda etmek zorunda.

Sanatçılar bu çözülme sürecine iki farklı tepkiyle karşılık verirler: giderek artan sergi ve konser etkinlikleriyle ve süreci benimseyip dönüştürerek. Neden o kiliseden geriye kala kala bu fotoğraftaki ızgara yapının kaldığı da, işte tam bu süreçle ilişkili: Notgalerie’nin kurucusu Reinhold Zisser, konukların eve giderken buradan bir parçayı da birlikte götürmelerini istiyor. Bu parçalar evlerde saklansın ve Notgalerie ilerde başka bir yerde kurulacağı zaman tekrar geri getirilsin düşüncesi ve ricasıyla. 3 knaben schwarz da (3knabenschwarz.at), şimdi yalnızca bir çatı ve altındaki tahta ızgaralardan oluşan, kendisi bir sanatsal sürece dönüşmüş bu mekanda bu artan etkinlik ve çözülme sürecinin bir parçası olarak yerini aldı.

3 knaben schwarz’ın müziği, bu çözülme düşüncesine sadece enfes bir arka plan oluşturmakla kalmadı, aslında o düşüncenin müziksel ifadesi oldu. Nasıl mı? Öncelikle bir zirve, final göstermeyen bestelerin uç vermeleriyle birlikte çözülmeye başlayan yapılardan oluştukları söylenebilir. Lirik bir yapı oluşur oluşmaz melodi bozulmaya başlıyor, sesler distorsiyona uğratılıyor, duygusal dokunaklılıklar değiştiriliyor, çarpıtılıyor, böylece yapıt kendini bir miktar lağvediyor, ama bunu da tam yapmıyor, yapımla sökümün arasında kalıyor. Bunu birçok yoldan yapıyor. Şarkıların güfteleri de şaşalı bir son içermiyor ve yüksek bir iddianın peşinde değil.  Melodi çoğu kez klarnet veya bas klarnetten ve gitar üzerinden geliyor. Klarnetin de bir sapma alanı var ve Helmut Neundlinger yeri geldikçe bunu ustalıkla yapıyor. Ancak söz konusu çarpıtmayı temel olarak vurmalı çalgılar yerine getiriyor ve bunu zarif bir sevimlilikle yapıyor ve neredeyse sadece bu işlevle sınırlı kalıyor. Grubun solisti aynı zamanda gitar çalan Christoph Schwarz, bu ikisinin arasında bir yerde duruyor ve hem gitarıyla hem de sesiyle melodiyle sapma arasında kaygan geçişler sağlıyor. Denebilir ki grubun bu temel karşıt kutupluluğunu kendi kişiliğinde birleştiriyor.

Vurmalı çalgılar deyince sakın aklınıza bateri falan gelmesin. Gündelik yaşamda karşılaştığınız ne varsa Ernst Reitermaier’in tekerlekli masasında yerini almış. Müzik aleti olarak duran şey, oturma odamızda, mutfağımızda yer alan nesneler. Sadece her tını bir humor ve yaşama sevincine yol açmıyor,  müziği sizin dünyanıza getirip bir hükümranlık olarak görülebilecek notalara da mesafe alıyor. Ev gereçleri müzik enstrümanlığına kutsanırken, müzik enstrümanları da yer yer birer gürültü üreticiye dönüşebiliyor. Ve tabii grubun solistinin bir içki kasasından yaptığı gitar da güme gitmesin. Dokunaklılığın
yükseldiği bir yerde veya parçanın kapanışında plastik domuzlardan çıkan sesler, duygusallığı hafifçe bir humora tahvil ediyor, sonrasında tekrar geri dönüyor. Ve tabii sadece müzik aleti yapılmış ev eşyalarıyla değil, solistin inişli-çıkışlı şakacı veya doğuşkanlara kayan sesleriyle de.

Ve bunlar sadece üretilen müziğin niteliğiyle değil aynı zamanda sahne performansıyla da geliyor. Seslerin bu gündelik hayatla içli dışlılıkları ve yapı bozuculuklarının ötesinde bir geçişliliği, solistin bazen kadın giysisiyle sahne alması, birçok konsere farklı kültürlerden konukların katılması, kimliklerin dışında bir aradalık pozisyonunu sağlayan başka araçlar oluyor. Grubun farklı farklı renkli şapkalar, renkli çoraplarla sahne almaları, şarkıların bazen iddiasını humorla devre dışı bırakmalarıyla birleşince bunun yalnızca kimliklere değil kendinden başlayarak her türlü iktidara mümkün her düzeyde karşı çıkma veya baştan imkân tanımama çabasındaki bir konumlanış olduğunu da düşündürüyor. Bu oyunculuk grubun 3 knaben schwarz adında da devam ediyor. knaben’da raben’ı duymamak olanaksız, karga kara, yani 3 karakarga.

Ancak tüm bunlar çok daha temel bir niteliği yaşatmak için de var: geçicilik. Hiçbir yapının tutunamadığı, bitmek bilmeyen geçişkenliklerle bir başkasına ya da karşıtına dönüştüğü, sonra geri geldiği bir müzik ve icrası bu. Geçicilik, geçiciliğimiz demek ve pek de öyle kutlanacak tarafı yok tabii ki. Öte yandan kutlamayacak da ne yapacaksınız ki zaten oradayız. Ama boş bir kutlama olarak değil tabii. Aynı ileride başka bir yerde kurulacak olan Notgalerie gibi 3 knaben schwarz da sadece geçiciliği benimsemiyor, aynı zamanda dönüşümü sahipleniyor. Kendisi de fani olan bu kubbede hoş bir sada imiş.



Samstag, 22. August 2020

Tarihin adaleti

 

Adalet öncelikle bir inanç sözcüğü, bir temenni. Bir olgu veya bir gerçeklik olduğunu bilmiyoruz, çünkü sadece gün ışığına çıkarılan vakalardan haberimiz oluyor. Karanlıkta kalan vakaların sayısını, sonuçlarını ise bilemiyoruz. Bilemediğimiz sürece de bu böyle kalıyor. Kendi küçük hayatlarımıza baktığımızda ise adaletin olmadığını zaten biliyoruz. Ana uğraklarımızdan aile, okul, işyeri, mahkeme vs. hepsi de haksızlıkla karşılaştığımız yerler. Kırk yılda bir gerçekleşen bir adaleti genelleştiriyor, çokça rastlanan adaletsizlikleri ise insanların kötücüllüğü, cahilliği gibi kavramlarla geçiştirmeye, böylelikle de inancımızı zedelememeye çalışıyoruz.

Tarih deyince akla tarih yazımı geliyor, yani biçim verilmiş bir geçmiş. Böyle olunca da yalnızca o biçimin görünür kıldığı görünürleşiyor. O biçimi ise belli bir ilgi, bir niyet belirliyor. Dolayısıyla ancak o ilginin görmek istediği görünür hale geliyor. Verili biçimler dışında düşünmediğimize veya böyle bir şey nadiren gerçekleştiğine göre, görünür bölgeye düşmeyen kişi, olay veya yapıtların ortaya çıkarılması, ancak çok özel koşullarda gerçekleşebiliyor. Dolayısıyla genelde karanlıkta kalıyorlar, kalmaları gerekiyor.

Yaşarken verilmeyen hakkın ölümden sonra verileceği, asla kanıtlanamayacak bir iddia. Tarihin tüm vakalarına ulaşmadığımız sürece ve ulaşamayacağımıza da göre tarihin adaletinin olduğunu bilemeyiz. Tabii aynı nedenden dolayı tersinin doğru olduğunu da bilemeyiz. Yine de tarihin adaletine inanıyorsak, bu ibare yalnızca bir dua sözü veya bir inanç cümlesi olarak ele alınabilir. Bu inancın da bir açıklamasının olması gerekir ki bu da cennetin varlığına inanmak gibi bir gereksinimden kaynaklanıyor olsa gerek. Yaşarken yerine gelemeyen adaletin bari öldükten sonra tecelli ettiğini, böyle olduğunu bilmek istemek. Varoluşumuzdaki çaresizlikleri aşma çabamızın sadece dinsellikle kalmadığını, aynı zamanda dünyeviliğimize de sızıp birtakım seküler kurgulara da yol açtığını gösteriyor bu tutum. İlahi adalet dileği, dünyevi (görünümlü bir) adalete kaymış oluyor böylece. Ebedi adaletsizlik tahammül edilecek gibi değil çünkü.

Her şeyin olduğu gibi tarihin de adaletsiz olduğundan yola çıkıp arada “adaletli” davranmasına şaşırıp sevinmek, bu mucizeyi kutlamak daha gerçekçi bir tutum. Her şey bir unutuluşun nesnesiyken şaşırtıcı olan anımsama aslında. Dolayısıyla nasıl olduysa gerçekleşen bu adaletin nedenlerini sorgulamak asıl ilginç olan. Klasik dönemin yükselişiyle hızla demode bulunmaya başlanan Antonio Vivaldi, yaşamının sonundan itibaren 150 yıldan fazla bir süreliğine unutulur. 20. yüzyıl başında tekrar keşfedilir, yapıtlarının büyük kısmına ise 1926’da ulaşılır. Klasik müzik artık çağdaş müziğe geçerken eski müzik tekrar ilgi nesnesi olmaya başlamıştır. Eski müziği yoruma, yani farklı kurgulara açık oluşu ve/ya çağdaşın kendine yeni bir tarih arayışı gibi nedenlerle dikkat nesnesi olur. Bu ise eskiyi, ancak yeni bir biçimsel ilginin öne çıkarması demek. Eski müzik, modern müziğin bu değişen ilgi ve biçimi sayesinde görünürlük bölgesine girmiş olmalı.

1975 yılında yayımlanan Kareler adlı şiir kitabı, hâlâ yerine oturtulamamış bir tuhaflık olarak duruyor şiirimizde. Dönemin modası toplumsalcılık tarafından yargılanan ve geriletilen İkinci Yeni’nin hamlesinden de ileri giden bu adım, hem döneminin hem de geleneğin biçimine terstir. Dolayısıyla adeta olmaması veya görülmemesi gereken bir gelişmedir. O kitabı görünür yapan kitabın kendisi değil Necatigil’in, uzlaşımsala yakın duran geçmiş şiiriydi. Eğer Behçet Necatigil şair olarak daha önce bu kadar görünür olmasaydı, Kareler yayımlanmayı başarsa bile kolaylıkla görünmez kalıp yok bir varlık sürecekti. Bu nedenle çok şanslıyız, bastırılan böylelikle görünürleştiği, böylelikle o bölgeden haber alındığı için. Biz de ancak bu sayede görebildik Kareler’i ve onunla birlikte de avangardın niye olmadığını, olamayacağını.

Geçmişe verdiğimiz biçim, şimdinin biçimi olduğuna göre Kareler’in şimdide de görülmemesi olağan çünkü şiirimiz hâlâ uğramıyor oraya. Yani aslında tarihten ziyade şimdinin adaletinin eksikliğinden bahsedilebilir. Ve tabii adaletin gerekip gerekmediğinden. Geç adalet, bazen modernitenin basamaklarını fazla hızlı çıkanın, diğerleri yetiştiğinde başına gelen bir şey. Ancak modernite her yerde aynı yoldan gitmiyor ve sıra yolun dışına çıkana hiç gelmeyebiliyor. Dolayısıyla adalet, neyin adaleti diye sorulabilir. Gerekliliği üzerine hiç kafa patlatılmamış bir emeğin, bir performansın? Kendine dışından bakmayı, egzantrikliği sevmeyen bir kültürden böylesi bir adalet beklenebilir mi? Ekstrem düşünecek olursak bir art brüt sanatçısı için adalet talebi ne olurdu?

Hele hele bir de kendi görünürlükleriyle zaten sorunu olan sanatçılar var ki onların bulunması özellikle zor. Yapıtsız Sanatçılar: Yapmamayı Yeğlerim adlı kitabıyla (çeviren: Eda Sezgin) Jean-Yves Jouannais, yılmaz bir arkeolog olarak çalışmış. Böyle insanlar da var, varoluşun sınırlarında yaşamı bir seçenleri arayan bulan, yoklananların yoklamasını alan. İş Bankası Yayınları’nın “Kayıp Şairler” dizisinden Garbis Cancikyan ve Haygazun Kalustyan’ın Balkıs adlı kitapları da uzun süre başucumda durdu. Nazmi Cihan Beken’in teklifiydi Dünyadan Çıkış’ta böyle bir dizi yapmak, adını da ben düşünmüştüm: ‘Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında’…Zamanın içinde olmak istemeyen, kayıp giden ya da olamayan insanlardır bunlar. Adalet yetersiz kalıyor onları betimlerken. Onlar adına adalet talep ederken aslında tutunmaya çalışan biziz galiba.

Dienstag, 21. Juli 2020

Failin şansı


Avusturya’ya geldiğimde bir inkarcıydım. Aslında inkarcı bile değildim. Big Bang sonrasının kozmik çorbası gibi, her şeyin bir arada olduğu ve her şeye dönüşebileceği bir haldeydim. Bir yerlerden empoze edilmiş tabulaştırıcı refleksler de vardı; her ailede mevcut açık ya da kapalı soykırım anlatıları da. İnkarın da itirafın da filizleneceği tohumlar bu çorbada yüzüyordu. İnkarcı olabilmek için önce bir şok lazımdı, inkar kendini ancak o şoka verdiğim tepkiyle belli edecekti.

Gereksindiğim şok, 1986 yılında yerleştiğim yurttan arkadaşım Georg Eberhard’ın, 1915’te olanlar konusunda nefes aldırmayan soruları ve sorgulamalarıyla geldi. Önce inkar ettim, sonra içimde inkarcı eğilimin giderek zayıfladığını, buna karşın itirafın, yani vicdanın sesinin yükseldiğini hissettim. Yine de bir süre sessiz kaldım. Ardından inkarın kısır döngüsünden yavaş yavaş çıkmaya başladım. 

Georg’un dostluğuyla gelen bu büyük düşündürme hediyesi, o sırada Holokost’la yüzleşme krizini yaşayan Avusturya’nın mirasıydı. Eski BM Genel Sekreteri ve yeni cumhurbaşkanı adayı Kurt Waldheim’ın nasyonal sosyalist geçmişi, 1986 yılında aniden ortaya çıkıvermişti. Georg’un hediyesi, ülkenin patlak veren Holokost suçları konusundaki ertelenmiş yüzleşmesinin ve yarılmasının da sonucuydu. O yarılmanın fay hattının ucu bana kadar uzandı ve sarstı.

Avusturya’nın Türkiye olmaması, yani 1915 Soykırımı ile ilgili olarak bana (Türkiye’deki) bastırıcı dış etkilerden uzak, nötr bir ortamı sunması, muhakemenin ve yüzleşmenin kendi yolunu arayabilmesine zemin sağlayan başka bir etmendi. Burada ayrıca anılması gereken ilginç bir nokta ise tarihsel olguları kabul etmek için tarih bilgisinin mutlaka gerekmemesiydi. Eğer bastırma ve manipülasyon etkisinden sıyrılabilirseniz, yani vicdanınız baskı altında değilse sadece vicdanınızı dinleyerek de çıkabilirsiniz kıstırıldığınız daireden. Demek istiyorum ki tarihsel bilgilere ulaşamadığımız durumda idrak süreçleri, manipülatif dış engellerin kalkması ve böylece vicdanın cılız sesinin yavaş yavaş işitilmeye başlanması ile de ilerleyebiliyor. Yine bu zamana denk düşen Mauthausen ziyareti, henüz Holokost’u 1915’ten yalıtmayı başarsam da soykırım olgusuna dair geri dönülmez bir çizgiyi oluşturdu. Ve yine 1997’de tutanak’la tanışmam ve 2004’te nihayetine varacak çevirisine koyuluşum, hayatımın en dönüştürücü eylemlerinden biri oldu. Heimrad Bäcker sadece çok geniş açılı bir entelektüel kavrayışı olanaklı kılmıyor, aynı zamanda mağdurla empati arayışında gereksindiğim bir rol modeli de sunuyordu bana.

Yine de bu çıkışın vizyonu, tarihsel olguları kabul etmekle, yani bu döngüyle sınırlı kaldı. Çoğu insan da bunun yeterli olduğunu, görevin burada bittiğini düşünüyor. Oysa burası yolun henüz başladığı yer. Yolumu bulmam için bir karşılaşma daha gerekiyordu ki bu da Trakyalı Ermeni bir aileden gelen Quin Minassian ile oldu. Tarihsel gerçekleri kabul ediyor olmak, başlangıçta büyük bir adım gibi gelse de yalnızca bir başlangıçtı ve Quin’le karşılaşmam, bunun yetersizliğini anlamamı ve insani boyutu fark etmemi sağladı. Yani sadece asgari bir zemin demek olan kuru ve nötr bir tarihsel kabulü, fail tarafından gelen bir insan olduğumu fark etmem izledi. Yalnızca failliğimi fark etmedim, karşımda bir mağdur olduğunu, onun için bir şeyler yapabileceğimi, bunu bir tek benim yapabileceğimi, yapmak zorunda olduğumu da fark ettim. Mağdurun hitap edeceği birisine gereksinimi vardı ve ben arkama baktığımda kendimden başka kimseyi göremiyordum. Fail referansına en yakın duran bendim. Beğensem de beğenmesem de…


Erivan’a gittiğini, bu ziyaretin onu, bastırdığı soykırım konusuna geri döndürdüğünü anlattı. Bir travmanın özgürleşme saati gelmişti sanki, bunu hissettim. Anlatıyor ve bana bakıyordu. Ne verebilirdim ona? Çaresizlik ve yetersizlik içinde bula bula kendimi, kendi tarihimi, yüzleşme geçmişimi buldum ve anlatmaya başladım. Aniden gelen misafire, dolabı bomboş bir evde akla en azından bir bardak su vermek fikrinin gelmesi gibi. Ne yapacağını bilememekten ve belki utancı azaltırım düşüncesiyle... El yordamıyla bulduğum bu fikrin, o an için belki de en doğru fikir olduğunu Quin’in sessiz dökülen gözyaşlarıyla birlikte anladım. Tabii bir sonraki çaresizliğe geçerken… Bir temas olmuştu ve bu temas benden büyüktü. 

Fail ile mağdurun karşılaşmasının standart kalıbı diye bir şey olamaz, ama “bir” yolunu bulmuştuk. Kendini değiştirmesi gereken mağdur değil faildir ve mağdura belli bir güvenceyi ancak ve ancak bu sağlayabilir. Ve bir kez fail olduysanız (ki bir zamanki inkarcılığım bunu ebediyen sağlıyordu bana) bu durumdan hiçbir zaman kurtulamazsınız artık. Çünkü zaafınızı gördünüz; bir kez yaptınız hep yapabilirsiniz. Hep tetikte olmanız gerekiyor ve tetiği hep kendinize doğrultmanız. Ve ama bir kez yüzleştinizse bunun mümkün olduğunu da gördünüz demektir ve bu bilgiyi artık tüm diğer failliklerinize aktarabileceğinizi de. Ve bunu hep yapabileceğinizi. Olası ayrımcılıklarımızla baş edecek dönüştürme motorunu buldunuz demektir. İşte failin şansı. 

Peki bu şans yalnızca faille mi sınırlı? Fail kim? 

Soykırımların, katliamların faillerini asla görecelendirmek istemem ama fail rolüne hiç girmemiş bir hayatı da tasavvur etmek çok güç, hatta olanaksız. Dolayısıyla aslında herkes fail. Hiç böyle olmadığını iddia edenler en başta olmak üzere. Her gün, ayrımcılık içeren düşünceler içerisindeyken suçüstü yakalıyorum kendimi. Siz aklınızdan ayrımcılıklar geçmediğini iddia edebilir misiniz?

Kötülükler de, haksızlıklar da sayısız denecek kadar çok; birinde mağdur olsanız diğerinde mutlaka failsiniz. Tabii ki ölçüler, dozajlar farklı. Sosyal sınıflar bir alt sınıfı kolaylıkla mağdur bırakabiliyor, işyerinde şiddet gören erkek bunu eşine, eşinden şiddet gören bir kadın bunu çocuğuna veya beyazsa bir siyaha yansıtabiliyor ya da insanlar hayvanlara. Sonu yok gibi bu zincirin. Herkes av, herkes avcı (Thomas Vinterberg’in The Hunt adlı filmine referansla). Dolayısıyla failliğin dünyayı dönüştürmek yönünde bir şans içerdiğine inanıyorum, ancak bir özür, tamir ve uzlaşı kültürünün nasıl oluşturulacağının gösterilmesi gerekiyor.

Tabii sözüm failliğini bilen, inkar etmeyen faillere. Diğerlerinin zaten bir şansı yok. Aksi takdirde oyunu baştan kaybetmiş gibi duruyorlar: fail ve mağdur. Mağdur, adalet yalnızca onun çabasıyla sağlanamayacağı ama kendi kendine de yerini bulamayacağı için; fail, suçundan hiçbir zaman kurtulamayacağını düşündüğü ve bu yüzden bir tamire kalkışmayı aklına bile getirmediği için. Mağdur kendine, kendi grubuna yapılana gömülür, cürmün ebedi kütleçekimiyle içine çekilirken fail ebedi merkezkaçıyla hep kendi dışına itilir. Biri temkine, diğeri utanca sürgün olur. Birinin dışına çıkılamaz, diğerinin içine girilemez. Merkez her ikisine de uzak kalır, daha doğrusu, kaygısız birliktelikleri demek olan merkez ortadan kalkmıştır. 

Olasılıksız bir buluşmadır onlarınki. Her seferinde olasılıksızın içinden hareketle bir olanak aranır ve bazen bulunur da. Dokunmak ne kadar mümkün? Ve dokunarak empati geliştirmek, öğrenmek, karşılıklı iyileşmek. Bilmiyorum, bilmek zor. Bildiğim çabalamak zorunda olduğumuz. İçinde yaşamak isteyeceğimiz bir dünyayı kurmak için başka şansımız yok. Başka hiçbir şansımız yok. Barışı başka hiçbir biçimde idrak edemeyiz.