Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?
Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu.
Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara
yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu
öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.
Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.
Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları,
-Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup
denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük│
bir boşluk bırakıp sonra da arkasında
Kalktı.
Biz işte o zaman gördük onu
ve çekilen denizi.
O zaman çıktık kendimizden.
Dışarda
bir dilim ekmek gibiydi gök.
Olağan
bir olağanüstü
İlhan Berk’in “Bir kıyı
kahvesinde” adlı şiiri
bir dalmış gitmişlik halinin içinden bir konuşmayla başlar. Daha ilk dizede
adaçaylarının söylenip söylenmemiş olduğunu anımsayamayan bir unutkanlık içindedir.
Bu dalmış gitmişlik hali ikinci, üçüncü ve dördüncü dizelerde betimlenir ve
ardından beşinci dizede adıyla da anıldıktan sonra beşinci dizede, “kendi
kendimizdik” cümlesiyle özetini ve nihai hedefini bulur. Bu özet bir kendiliğindenliği
(“öyle”) ve durağanlığı (“sanki dünya durmuştu) işaret eder ve bu ilk bölümü, bir
sürü kırlangıcın dışarda camlara vurduğunu söyleyen bir geçiş dizesi izler. Bu
tuhaf dize öznenin hem kahveden hem de kendisinden dışarıya çıkacağına dair bir
işarettir.
“Birden bir ses” ile bu
durağanlıktan çıkılır ve şiirin ikinci bölümüne geçilir. Hayret uyandırıcı bir
haber taşıyan bu ses, denizin çekildiğini söyler. Daha önce gün ağmakta yani
yükselmekteydi, şimdi ise yükselen güne karşın deniz çekilmektedir. İçerisi-dışarısı
karşıtlığına yükselme-alçalma karşıtlığı da eklenir. “Kendi kendimizdik” diye
ifade ettiği denge halini, ikinci bölümde “çıktık kendimizden” diye ifade ettiği
eylem izler. İsterseniz bir durağanlıktan çıkış isterseniz de bir uyanış olarak
yorumlayabilirsiniz bu anlatılanı. Aslında bunlara karşıtlıklar demek de pek isabetli
değil; daha ziyade bu karşıtlıkların arasındaki geçişlere, bu kıyı çizgisine
dair bir şeyler anlatmaktadır bu şiir.
Anlaşılmayacak bir şey
yoktur bu anlatıda, ama anlat deyince anlatacak bir şey de yoktur. Sonlandığında
geriye hoş bir duygu kalsa da olan bitene dair fazla bir bilgi gelmez. “Dışarıda
bir dilim ekmek gibi” duran ve ne olduğu pek adlandırılamayan bir göğe bakarken
de sonlanır. Şiirin anlaşılmazlığı bir rahatsızlık verse de bu rahatsızlık, kurduğu
dünyanın aşinalığının ve anlatısının sürükleyiciliğinin verdiği hafifliğin altında
kolayca kaybolacak türdendir. Ancak bu olağanlık anlatısının rehaveti atlatılıp
da gerçekten ne olup bittiği sorulacak olursa bu aşinalık yerini fluluğa bırakır.
Belki bir netlik sağlar umuduyla daha yakın bir okumaya yönelmek çare gibi
görünüyor
Aşina
bir fluluk
“Gün ağmıştı” ilk bakışta
güneşin yükseldiğini, sabah olduğunu anlatıyor. Ancak sözlük ağmak fiiline
sadece yükselmek değil alçalmak karşılığını da yazıyor. Belli ki yay gibi bir
hareketi çiziyor. Daha da önemlisi ‘gün ağarmıştı’ demiyor da “gün ağmıştı” diyor.
Çok tanıdık gelse de Türkçenin eşdiziminde (kollokasyon) yer
almayan bir söz bu. Benzeri bir tuhaflık da adaçayında yatar. “Adaçaylarımızı
söylemiş miydik” ‘çaylarımızı söylemiş miydik’ rahatlığıyla, topluca söylenecek
bir cümle değil. Hınzır bir fluluk şiirin çeşitli yerlerinden yoklamaktadır bizi.
Öte yandan güneş çıksa
da inse de her halükarda sonraya dair bir anlatının içindeyizdir, yani mutlak bir
başlangıçla başlamasa da yine de bir başlangıç vardır bu şiirde. Ve nitekim ilk
dizenin söylediği gibi bir unutkanlıktan kalkarak başlanmaktadır. Eh unutmadan
nasıl başlanır ki?
Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?
Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu.
Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara
Ancak bu unutkanlık ve
dalgınlık, bir aşinalık sağlayan sözcüklerden oluşan bir çerçevede kurulmaktadır.
Sabah ve çay bu yakınlığı veren sözcüklerdir, keza hemen izleyen ağ yamamak, aznif
(domino) ve cıgara sözcükleri de yakın olmasak da kolayca içimize aldığımız
sözcüklerdir. Aznif ve cıgara sözcükleri bir yerellik sağlar, içeriden bir
anlatı duygusunu verirler. Bir balıkçı kahvesinin uzaktan keyifli gelen
gündelik yaşamının ve bildik romantizminin içinde buluveririz kendimizi. İkinci
dizede “ağ” ve dördüncü dizelerde “kimimiz” sözcüklerinin tekrarları da ilave
bir tanıdıklık ve birleştiricilik etkisi yaratır.
Bu aşinalığın bir
sağlayıcısı daha vardır: artlamaların (dizeler arasındaki sıçramalar),
sıçramaları unutturan bir akıcılıkta
kullanılması. İlk dize bir solukta okunan iki ayrı cümleyi barındırır. Cümlelerin
birleşeceğine dair bir işarettir bu. Güçlü bir birleştirici ya da unutturucu
olan soru cümlesiyle kapanan ilk dizenin bir sonrakine sıçrama anı, bir sıçrama
olarak hissedilmez çünkü soru sonrasında oluşan duraksamanın içinde kaybolur. İkinci
dizeden üçüncüye de aynı akıcılık ve alışkanlıkla sıçranır, artlamalar anlatı
akışına erir. Unutmak burada kendini unutmak ve bir dünyaya karışmışlık hali
olsa gerek.
Bu durum üçüncü dizeyle
birlikte hafiften titrekleşir, akış engellenmez ancak artlamalarda kafa
karıştırıcı kaymalar baş gösterir:
Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara
yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu
öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.
Aznif oynarken cıgara
üstüne cıgara yakıldığı söylenmektedir, ancak alt dizeye sıçranmasıyla birlikte
cıgara üstüne cıgara yakanların bu sefer de başkaları olduğu söylenir. Kişilerde
bir kayma olur ve iki ayrı yorum olanağı belirir. Dördüncü dize dünyanın
durması gibi bir halden bahsederken alt dizeye sıçranmasıyla birlikte bu
durumun oradaki kişilerin dalıp gitmiş olmalarının verdiği bir duygu olduğu
söylenir. Bu sefer de durum betimlemesi bir kayma göstermiştir. Üç ayrı anlam
çıkar: a) “yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu”’; b)
“Sanki dünya durmuştu öyle dalmış gitmiştik”; c) “öyle dalmış gitmiştik. Kendi
kendimizdik”. Karşıtlık değil kayma gösteren üç ayrı saptama.
Zihin bu kaymalar arasında
ileri geri sıçrar. Aslında birbirleriyle çelişmeyen ifadelerdir bunlar. Gerçeklik
algısında sürekli kaymalar olan bu şiirde artlama, uzlaşmaz karşıtlıkları
çarpıştırmak için değil de bir gerçekliği çeşitli ve bakış açısına göre değişen
yönleriyle kurgulamak işleviyle işbaşındadır.
Kübik bir resmin kısmi
bakış açılarının farkları ve toplamdaki etkisi gibi. Orada gözümüz farklı yönler
arasında istediği gibi sıçrayabilir. Picasso’nun Dora Maar adlı tablosu
böyle farklı veçheleri yansıtır.
Artlamalar olağan
görünümlü bu anlatıyı titrekleştirir, odaklanmaya çalıştıkça flulaşan bir
müphemlik oluşturur. Ve tabii bu titrekleşme birazdan olacakların da
habercisidir.
İki
kendilik hali
Önce yatıştırıcı, ancak dikkatli
bakınca alabildiğine kuşku uyandırıcı bir
“kendi kendimizdik” cümlesi gelir. Oldukça aşina gelen bu söz de Türkçenin
eşdiziminde yer almaz. “Kendi kendimizdik” demek, ‘herkes kendi kendisiydi’ demek
değildir, çünkü herkesin kendi başına bireyselleştiği bir durumdan ziyade ortak
veya paralel bir zihinsel aktiviteyi işaret eder bu söz. Zihinlerin kendi iç
çevrimlerine gömüldüğü, içeriye ve dışarıya dair bir kayıtsızlık hali olarak karakterize
edilebilir, ancak herkes kendisini dışarıdan ayıran bireysel bir ruh haline değil
de, ortak bir ayrımsızlık haline dalmış gitmiştir. Ayrımların saptansa da
öylece bırakıldığı, kaymaların olduğu, odaklanma konforunun bozulduğu, ancak (unutturucu
bir) akışın devam ettiği bir duruma kendi kendimizdik diyor. Tam da
artlamalarla netlik ayarı bozulan bu sahne gibi bu söz de odaksızlığı bir
aşinalık olarak duyumsatmayı başarıyor. Nitekim ‘kendi halimizdeydik’ veya
‘kendi kendimizeydik’ demek olanaklarına da başvurmuyor.

Gerhard Richter’in Seestück
adlı yapıtında (birçok resminde görülen) fotoğrafik fluluğu görürüz.
Göz, netlik ayarını bir türlü yapamadığı bu resimlere takılıp kalır. Berk’in
şiirinde de benzeri bir fluluk kurduğunu düşünüyorum.
Yedinci dizeden itibaren
şiire bir dinamik gelir. Önce bir aşinalığın kurulduğu, ancak sonrasında gerçeklik
algısının titrekleştirildiği ilk bölümden sonra “bir ses”le birlikte olağandışı
öğelerde bariz bir artış olur:
Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.
Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları,
-Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup
Her ikisi de, varlığı
bir fevkaladeliğe bağlı sahneler: “Bir sürü kırlangıç dışarda
camlara vuruyordu” ve “deniz çekildi”. Kırlangıçlar camlara
ne zaman vurur bilmiyorum ama deniz ancak gel-gitli okyanus kıyılarında çekilir.
O coğrafyada da adaçayı servis edilmez, aznif oynanmaz ve sigaraya cıgara
denmez muhtemelen. Dolayısıyla bu cümleler olağandışı sahnelerdir. Ve bu sesle
birlikte yalnızca “biz” diye konuşan şiir, buradan sonra “biz-o” ayrımıyla konuşur.
Bu üç dize, nokta ve virgülle sonlanan bir unutturuculuk içerisindedir. Bu
bölüm yeterince muğlak bulunmuş olsa gerek ki ilave titrekleştirici
artlamalardan sakınılmış. Ancak bir sonraki grupta tekrar titreklikler ve
kaymalar baş gösterir:
-Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup
denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük
bir boşluk bırakıp sonra da arkasında
Sekizinci dizenin
sonundaki artlama yine üç ayrı anlam oluşturur: a) tutup hepimize deniz çekildi
der; b) tutup denizde gezdirdiği gözlerini gösterir; c) denizde gezdirdiği
gözleri büyüktür. Dokuzuncu dizede de bir kayma olur: üst dizede gözler büyük iken
artlamayla birlikte büyüğün boşluk olduğu söylenir. Burada artlama ile birlikte
anlam farklı bir yere sıçrar. Bu bölüm hem anlatılanla hem de artlamalarla giderek
artan bir yabancılaşmanın zirve yaptığı yeri olur şiirin. İşte tam bundan sonra:
“Büyük bir boşluk“ bırakır arkasında. Bir dizi boşluğa düşürmelerden oluşan bir
şiirdir zaten. İlk elde okuyanın durumudur bu: objektifin bir türlü netleşememesi,
ama bu fluluğun bir aşinalık içinde gerçekleşmesi hoş ve kaygan bir boşluk
oluşturur. Göstergeler çalışmakta ama göstermemektedirler.
Onuncu dizedeki artlama,
anlamda kayma değil yalnızca vurgu yapar. Alt dizede “Kalktı” sözcüğünün büyük
harfle yazılması dize akışındaki bir ayrımın da altını çizmek içindir. İkisi
bir araya geldiğinde bir kopuş değilse de bir kırılma yaratır. Boşluğun yol açtığı
idraktır bu.
Kalktı.
Biz işte o zaman gördük onu
ve çekilen denizi.
O zaman çıktık kendimizden.
Bu andan itibaren dört
dize, denizin çekildiğini söyleyen kişi ve gösterdiği eylem ile lirik öznenin
kendisini de dahil ettiği “biz”in eylemi arasında sola ve sağa yapışık
dizelerle gidip gelir. Artlamalarla işaretlenen kaymalar diyalogvari bir
düzleme taşınır. Söylediği (deniz) ve gösterdiği (gözleri) ayrıdır ve ancak
gösterdiği görüldükten sonra “çıktık kendimizden” denir. Sistemden çıkış
önce sözle (“Deniz çekildi”), sonra o sesin gözleriyle olur. Öznelerarası ve
hitabi bir öğrenmedir bu ve bir başkasının gözünden kendi gözüne kayarken
işitselden de görsele kaymaktadır. Ve boşluk neden olmuştur buna, ötekinin çekilmesiyle maruz kalınan
boşluk onu buraya getirmiş, görebilmesini sağlamış, yaratmasını olanaklı kılmıştır.
Bir şeyi görmekle kendinden çıkmak arasında bir bağ vardır.
Bir şey olduğu, bir
halden ötekine geçildiği ortadadır. Öncesinde pek de kendisi olmayan bir
kendilik içindeydi, şimdi ise kendisinden çıktığı bir kendilik içindedir veya
dışındadır. Yine bu da Türkçe eşdizimde rastlanmayan bir kullanım oluşturur. Kendisinden
nereye doğru çıkmaktadır? Kendisi olmaktan mı çıkmaktadır? Yoksa tam da böylelikle
mi kendisi olmaya başlamaktadır? Yine burada da seçimini belirsizliğe yer bırakmayacak
‘kendimize geldik’ veya ‘kendimizi bulduk’ sözlerinden yana kullanmıyor. O
zaman sormak gerekir: insan kendi kendisiyken mi yoksa kendisinden çıkınca mı
kendisi olur? Kendisiyle ilgili bu anlatı, ‘kendi’ kavramını belirsizleştirmekte
ve boşluğun lirik özneye dair bir boşluk olduğunu ve bir türlü tutturulamayan
bir kendi’nin seyir defterinin yazıldığını düşündürmektedir.
Bazı
kıyıların mümkününde
Gündelik yaşamın
döngülerinin içinde, toplumsal hayata gömülü kolektif bir kendi mi? Yoksa
kendisinden dışarı çıkmamış ve bir boşlukla mücadele içinde bir bireysel kendi
mi? Karar verilmemekte, şiir her iki yanı da belirsiz bir “kıyı”da kalmaktadır.
Üstelik o iki yan arasında geçişi “boşluk” sağlamaktadır. Ancak şunu da
kaydetmek gerek: bu geçiş veya bu dönüşüm, ötekiyle karşılaşma anının ve
dünyaya ötekinin gözüyle bakma olanağının sonucu gerçekleşir.
Son dize oldukça
şaşırtıcı ve hayran bırakan bir bağımsız dizedir: Hem bir final hem de özettir.
Diğer dizeler gibi bir sahneyi betimler, ancak kopuktur.
Dışarda
bir dilim ekmek gibiydi gök.
Yine “bir dilim ekmek”
sıcaklığında. Ama ne kadar okursam okuyayım gerçekliğe iz düşüremediğim bir
cümle. Bağımsız dize niteliğiyle o kadar etkileyici ki soru sormak istemiyor
insan. Ama bir tuhaflık var. Gök gibi bir uçsuz bucaksızlık nasıl bir ekmek
dilimiyle sınırlanır? Böylelikle bir darlık duygusu yeniden içeri sıvışmaktadır.
Tanrıların yanına bir ölümlü sıradanlığı getirilmiş. Çoktan başlamış bir
başlangıçla başlayan şiir, bitmeyen bir finalle sonlanıyor. Bu yanıyla da hem
bir yol gidilmiş hem de bir döngü tamamlanmış oluyor. Gökte başlayıp gökte biten
bu şiir, hem bir çizgiselliğin hem de bir döngünün parçasıdır.
İlk okumada kolayca
içeri alınan, akıcı ama ne anlattığı tam olarak anlaşılamayan bir anlatı olarak
duruyor. İkinci okumada öğelerine odaklandıkça titreklikler beliriyor. Bir
objektifin yakın-uzak ayarlarında beliren farklı fluluklar gibi. Olağanlıkla
olağanüstülüğün iç içe geçtiği bu anlatıda üç artlama türünün de (dönüşsüz,
dönüşlü ve kopuk) kullanılması şaşırtıcı değil. Belli bir tekniğin gözünden
dünyaya bakılmıyor, öğeler bir atmosferik anlatıda gerek görüldükçe kullanılıyor.
Şiir anlatıyor, ancak anlattığından anlattığı değil de anlatı süreci kalıyor geriye.
Dolayısıyla anlatı anlatma eylemine kayıyor, daha da doğrusu bu ikisinin arasında
veya “kıyı”sında kalıyor.
İlk dizesinde “çay”
sözcüğünün sıcaklığıyla başlayan şiirin, “ekmek” sözcüğünün sıcaklığıyla
kapanması gerçeklik duygumuz üzerinde yapılan oynamaların yol açtığı
tedirginliği yatıştırıcı seçimlerdir. Şiir rahatlatıcı bir kendiliğindenlik ve
olağanlık duygusunun içine hiç de olağan olmayan öğeleri yadırgatmadan
yerleştirir. Kendilik ve olağanlık bir rehavettir aslında.
Aşinalıklar ve geri
dönüşsüz artlamalar, kendi kendimizdik dediği ruh haline karşılık geliyorsa olağanüstü
öğeler ve kayma gösteren artlamalar, kendisinden çıktığı, ötekileştiği
yabancılaşmaya karşılık geliyor olsa gerek. Nesnelliğe doğru bir hareket varmış
gibi görünse de “bir dilim ekmek gibiydi gök” dizesi öznellikten dışarı bir
hareket de olmadığını gösterir. Her ne kadar fantastik bir darbe (kırlangıçlar,
çekilen deniz, boşluk) onu içsel bir durağanlıktan veya kendi gerçekliğinden çıkarsa
da bu eylem nesnel bir gerçekliğe varmaz. Varılan yer gök olur, ancak ekmekle
birlikte.
Gök varlığın yeridir.
Ancak göğün varoluşumuzun simgesi ekmeğe benzetilmesi onu da bir kıyı görüngüsü
haline getirir. Muğlak mutlaklıklar arasında bir geçiş olan bu şiir, aslında birçok
geçişin yeri veya kıyısındır: biz ile biz-o; iç ile dış veya kendisinin içi ile
dışı; durağanlık ile eylem; varlık ile varoluş. Ve aslında kayda değer bir şey de
olmamaktadır. Bir yön, bir hareket, bir eylem hissedilir ama ayaklar yere
sağlam basmaz. Bir yere varmayan bir anlatı, ögelerinin titrekliklerini arka
plana itmeyi başarmakta, ancak tedirginliği bertaraf etmemektedir. Muğlaklıklar,
fluluklar ve titreklikler, belli belirsizlikler arasında, olup olmadığı belli
olmayanlar arasında bir geçişi anlatır. Anlatma eyleminin gücüyle ayakta
duruyorsa da ardında hınzır bir yitim beklemektedir hep.
Bu içerisi-dışarısı,
görünmeme-görme ayrımları üzerinden algının konu edilmesi, ister istemez gözlem
yapan bir zihin ile dışarıda gözlemlenen bir dünya karşıtlığını düşündürüyor.
Ancak bu gerçeklik üzerine bir deney peşinde olan ve ayrım yapan bir özneyi
düşündürecekken lirik öznenin “biz” diye konuşması bunu da bulanıklaştırıyor.
Ve nitekim olan biten, dışındaki bir nesneyi değil de her şeyi gören bir özne tarafından
aktarılıyor.
Önce bir durağanlıkta
devinilmektedir (uyuyan güzel). Sonra dışarıdan bir ses gelir ve bu ses hayret
uyandırıcı bir haber getirir (oysa kanıt yalnızca gözleridir) yine de önce bu
haber alınamaz. Ne zaman ki o gider ve ardından bir boşluk bırakır, ancak o
zaman alınır bu haber veya görülür. Durağanlıktan çıkış anlamına gelmektedir bu
aynı zamanda. Kendisinden çıktıktan sonra ilk gördüğü ise bir ekmek gibi olan
gökyüzü olur. Gözlerini dünyaya ilk kez açan birinin gördüğünü adlandırma karmaşası
gibi bir tat bırakır. Tam da bu yüzden bir kutsal kitap sözü gibi durur. İstenirse
“çıktık kendimizden” sözü, Tevrat’ın ikinci kitabı Çıkış’ı ve çekilen
deniz de Hz. Musa’nın asasıyla Kızıldeniz'i ikiye yarışını da çağrıştırır.
Yüzüne karışmış bıyıklarıyla konuşan ses habercidir. Oysa çıkmaz bu şiir
dışarı.
Tekil değil çoğul bir
özne ile konuşmaktadır ve bu özne de kurulamamaktadır. Bir hiçi anlatıyor Berk.
Hiçe ancak namevcutla, daha doğrusu mevcudun geri çekilmesiyle gidilebilir. Beklentinin
boşa çıkarılması hiçe yaklaşma çaremizi oluşturuyor. Bunu tüm bu saydığım
seçimlerle yapıyor: sözcüklerin boşa çıkması, çoğullaşan ve titrekleşen
artlamalar, ebedilikle gündeliği çakıştıran kıyaslar. Ama hep bir aşinalık içinde. Eski şiir, hakikatle,
açık etmeden ilişki kuruyor idiyse İlhan Berk de hiçlikle, açık etmeden ilişki
kuruyor.
Alegori spekturumu
oldukça geniş: Genel anlamda doğuşa veya kendisinin ya da bireyin doğuşuna veyahut
da modern şiirin geleneksel şiirden ayrılışına ve hatta cennetten kovuluşa dair
bir anlatı olabilir. Öte yandan kendinden çıkış öncesine dair her şeyi bu kadar
kolay rapor edebilmesi, dahil olduğu bu durumdan her nasılsa bize bilgi
aktarabilmesi, yani birinci bölümde bir dilsizlik hali içinde olması gerekirken
dillendirebilmesi, aşama aşama anlatabiliyor olması, tanrısal bir bakışı
gereksinir.
Bu dalgınlığın bir
parçasıdır o, ancak içsel süreci bu dalgınlığın içindeyken yapılamayacak bir
biçimde dışarıya raporlar. Ötekinin yardımıyla kendisinden çıkmıştır çıkmasına
ama bunun kendisine dair bir farkındalıkla sonuçlandığına dair bir işarete de
rastlanmıyor. Bir kendiliğe, öznelik haline varmamıştır ama nasıl oluyorsa ayırdına
varıp da anlatabilmektedir bunları. Daha bir özne olduğu belli değildir ama
öznel bir anlatıyla aktarmaktadır olup biteni. Ancak bir Tanrının bilebileceği
şeyleri, bir hiç için anlatır. Hiç ile tanrının kıyısında oturmaktadır. Tütünler Islak’a
(1962) yirmi yıl sonra verilmiş bir yanıt mıydı bu şiir
acaba? Hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama görünen, şiirin “bütün mümkünlerin
kıyısında”n ayrılıp birtakım ele geçirilemezlerin, olamayanların kıyısına
yerleştiğidir. Arasında kaldıklarıyla tanımlanan kıyı burada olamayanları
gösteren bir fener gibidir. Oysa olamayanlar olamadıklarında kendisi de olamayacaktır.
İşte
böyle her şey buharlaşır ve sıvışırken bir şey onları bir arada tutmaktadır:
anlatı ve bizim ona inancımız.
Erhan Altan