Denizle iç içe bir şehir İstanbul. Tarihini denizsiz kurgulamak, en temel bileşenini göz ardı etmek, onu ıskalamak demek olurdu. Kendine has balıkları, simitçi martıları, sırtını denize dönerek kuruyan karabatakları, ıslak lodosları, tarih ve doğasını canhıraş bir kesintiye uğratan liman ve vinçleri, son derece normal bir kent görünümüymüş gibi karşınıza dikiliveren tankerleri, iki yakayı kavuşturan vapurları, balık halleri, balıkçı tekneleri, köprülerinden, kıyılarından ya da (boğazın ortasındaki yoğun trafiğe karşın istifini bozmadan) sandallarından balık tutanları, akıntı burnu, akıntının her yerde oluşu, iskeleleri, köprüleri, denize bakan mekanları ve o mekanlara bakan vapur seyirleri, adalardaki korunaklı cennetleri, boğazlardaki güzel hayatlar olmuş yalıları, denize inen sokakları, o sokaklardan denize inenleri, sahillerinden yürüyenleri, kayalıklarda oturup bira içip denize bakarak avuntu arayanları aklıma gelen birkaç resim sadece. Denize karşı değil, denizin üstünde ve içinde bir yaşamdı İstanbul ve birçokları için hâlâ öyle. Dünyanın neresinde tanker ve şilepleri, martıların havada kanat çırpmadan süzülüşlerini bu kadar yakından izleme olanağı var? Nerede var iskele önlerinde henüz oynayan balıkların satılıyor olması? Hep bir “karşı” yakaya ve sanki özlemle bakılıyor olması? Vapurlarını bu kadar çok seven bir şehir var mıdır dünyada? (Ütü biçiminde olanları hariç!)
Ve ne mutlu ki işte tüm bu tarihi bulup
ilişkilendirebileceğimiz bir deniz müzemiz var! Üzgünüm, kötü bir espriydi
sadece, maalesef böyle bir müze yok. Beşiktaş’taki Deniz Müzesi, İstanbul’un
denizle olan ilişkisini bulamayacağınızın en garantili olduğu yerdir herhalde. Kruvazör,
fırkateyn, kalyon maketleri ve saltanat kayıkları var orada sadece. Araya bir
iki kayık sıkıştırılmış hepsi o kadar. Oysa denizle bilerek veya bilmeyerek
ilişkilenenlerin şehri burası, dolayısıyla bir deniz müzesine çok ihtiyaç var. Kendini
sürekli kaybeden bu şehrin kendini arayabileceği yerlerden biri olabilirdi
burası. Hâlbuki bu haliyle bir dayatma gibi duruyor. Kendi kendine bir dayatma
tabii, yoksa ne denizle böylesine haşır neşir bir kentin deniz algısını, ne de çağrışım
alanı çok güçlü deniz sözcüğünün sözlük anlamını değiştirmeye gücü yetebilir.
Başka ülkelerde böyle olmuyor deniz
müzeleri. Örneğin Norveç’te Oslo yakınındaki Bygdøy yarımadasındaki müzelerde
(Viking tekneleri, Kon-Tiki salı, Kutup gemileri ve Gemicilik müzelerinde)
gösteriliyor. Bu dünyaya keşfe giden sal, tekne ve gemileri keşfedereken
gerçekten bir şey anlıyor, o zamanları gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Bu
müzeler keşiflerdeki hayatı anlamaya yönelik. Bizde keşif yok, ama denizle olan
kendi ilişkimizi keşfetmeye yönelik olabilirdi, maalesef yok.
Hani nerde kentin gelişimini belirlemiş
Şirket-i Hayriye’nin tarihi? Hani eskinin kaybolmuş antik limanları? (Fatih
zamanında Haliç’in girişini kapatan zincirler bağlamsız ve yalnız bir biçimde
duruyor). Hani İpek Yolu’nun durakları, Cenevizliler ve Bizans. Hani Haliç
sefaları, hani yalılar, hani Sarıyerli balıçılar, uskumru kurutulan esintili
bölgeler, hani Sadun Boro ve Kısmet? Gönül alacak kadar bir ilişkilenme bile
yok. Buna karşılık saltanat kayıklarının sağına soluna, her köşesine aksesuar
olarak toplar yerleştirilmiş. Amanın ne sevimli şeyler, insan öldürmeye
yarıyorlar.
Deniz algımızın tıkandığı yer Deniz Müzesi,
askeri ve hiyerarşik bir müze. Bakmayın öyle hoş bir kafeteryası olduğuna,
konserler verildiğine, sivil toplum dostu değil orası. Çünkü en büyük
sivilleştiricilerden denizin kendisi yok orada.



Keine Kommentare:
Kommentar veröffentlichen