Donnerstag, 24. Oktober 2019

Brunnenmarkt



ist der Ort. Wo man nahekommt, ohne sich zu berühren. Dort, wo zwar der gute Wille am Werk ist, aber lediglich den Kontrast sichtbar macht. Man geht aufeinander zu, jeder bleibt doch zu Hause. Man kommt zusammen, um zu sehen, dass das nicht geht. Man ist auf dem gleichen Grund Hintergrund zueinander. Die beiden Seiten des Mondes sind am gleichen Ort. Der Andere ist so real und gleich abwesend.

Die Sehnsucht ist da, wer ist aber der andere? Die, die Trost suchen, bekommen die Bitterkeit zurück. Der gute Wille spürt die Grenze und ihre Unüberschreitbarkeit. Die andere Seite ist so nah und fern. Die große Unübersetzbarkeit entleert den Raum.

Wenige verwirrte Wesen wechseln zwischen den Seiten. Doch vergessen sie beim Aufenthalt einer Seite die andere gleich. Die stummen Nomaden. Man weiß das wenigstens, dass die beiden Seiten unübersetzbar bleiben. Eine Brücke der Unübersetzbarkeit? Fern den beiden und einsam. In der Einsamkeit des Seitenspringers. Wie verhält sich die Übersetzung einer Unübersetzbarkeit? Ein Sprachlossein in Ermangelung großer Lösungen? Eine Übersetzung der kleinen Schritte im geschichtlichen Prozess vielleicht? Haben wir die Lust und den Drang dazu?

Julischka Stengele übergab in ihrer Performance in der 20 Jahre Feier von Soho in Ottakring jeweils eine Perle aus ihrem Mund in die Weingläser und servierte sie zu den eingeladenen Gästen. Würden Sie aus einem von diesen Gläsern trinken?

Dienstag, 1. Oktober 2019

Doğum gününüz kutlu olsun Sayın Osman Kavala



Hiç tanışmadığım Osman Kavala’yla muhtemelen de hiç tanışmayacağım. Hakkında sadece çok iyi şeyler duyduğum, haksız yere ve muhtemelen hiç kimsenin bilemeyeceği bir hesapla içerde tutulan bir insan. Destek verdiği sivil toplum kuruluşlarını, yayınevini, Diyarbakır Sanat Merkezi’ni biliyorum. Bildiklerimin bilmediklerimin yanında çok az bir yer tuttuğunu da tahmin ediyorum ancak bu kadarı bile insana parmak ısırtıyor. Hani çok zengin olsam neler neler yapardım der ya insan, işte onları ve daha fazlasını yapan insan benim için. Veya hayal kurar ya insan, ah keşke şöyle şöyle bir hami olsaydı, şunları şunları destekleseydi diye, o işte o insan. Türkiye’nin o çorak arazisini, çölünü inatla ve çoğumuzdan daha fazla yeşertmeye, bir habitat yaratmaya çalışanlardan biri. 

Sanata destek veren, hatta daha büyük ölçekte destek veren varsılları oldu bu ülkenin. Ancak sanatın yanı sıra sivil toplumun gelişmesi, öne çıkarılması, devletin tektipleştiriciliğine inat halkların çoğulluğunu korumak için çalışanını, hele hele bu desteği geçmişin ve şimdinin yaralarını iyileştirmeye yönelik verenini pek bilmiyorum doğrusu. Yaptıklarının hepsi de evrenselci, dolayısıyla sağaltıcı. Sosyalist olmak da gerekmiyor tüm bunları yapmak ve yapılanı anlamak için, vicdanlı olmak yeterli. 

Şu kısa ama o kadar da kısa olmayan ömrümde şiire verdiğim emeklere bakıp da bir işe yaradı mı, yaradım mı acaba dediğim anlar çoğunlukta. Çok işe yaradığından emin olduğum ve dahası (kıskanmamayı başarıyorsam) gıpta ettiğim insan ise Osman Kavala. Öyle hamiliğini yapıp köşesine çekilenlerden de değil. Canı gönülden yapıyor yaptığını. Yaptıklarıyla göz önünde veya manşetlerde olmayı da seçmemi, tabii şimdi devletimiz sayesinde gözler önünde, manşetlerde ve de gönüllerde. Zorla bir kahraman yaratılıyor. Yaptıklarını sadece küçük bir çevrenin bildiği bu insan, şimdi kamunun bilgi ve ilgisine mazhar olmuş durumda.

Onun çağdaşlığı böyle öne çıktıkça karşısındakilerin köhneliğinin altı daha da kalın çiziliyor, onun iyilikleri fark edildikçe karşısındakilerin kötülüğü zihnimize kazınıyor. Ve o kadar köhne, o kadar kör, o kadar hissizleşmişler ki tüm bunların kendilerine hiçbir dönüşünün olmayacağını zannediyorlar. Onu içeride tutan kör rövanşizm, yitirdiği bağlamını anlamsız öfkesiyle bir arada tutmaya çabalarken aslında bizi daha çok bir araya getirip bağlamımızı daha iyi bulmamızı garanti altına alıyor. 

Kuşkusuz burada kazanan taraf Osman Kavala değil, hapiste geçirilen günlerin telafisi neyle olur ki. Keyfi kaçmasın, morali bozulmasın diye üstüne titreyeceğimiz bu insanı şimdi biz hapishanede tutuyoruz, neredeyse iki yıldır. Tek yapabildiğim arada kaç gündür tutuklu olduğuna dair rakam paylaşmak facebook’ta. Ama onun varlığı hepimizi düşündürtüyor, sessizce gösteriyor. Belki cesaret vermiyor bir Ahmet Şık gibi, ama ortak iyiliğimiz, sağlıklanmamız için yaptıklarıyla orada olan bu insan, kendisiyle birlikte direnme arzusunu uyandırır ve hep bir yürekten bulunduğu yerden çıkmasını istetirken bize bir biz olduğunu fark ettiriyor, birleştiriyor. İnsanın haksızlıklardan hangisine yetişeceğini, hangisiyle mücadele edeceğini şaşırdığı ve bunlara sürekli yenilerinin de eklendiği bu ülkede Osman Kavala artık, kâbustan çıkış olmadığına dair korkularımızın bir kez daha onaylandığı vakayı değil tam tersine birbirimiz görülmez dayanışma bağlarıyla bağlandığımızın görünürlüğü, somutluğu oluyor. Alçak gönüllü ama yüksek hayalli bu insan, içeride tutuldukça içimize yerleşti yerleşiyor. 

Nice yıllara Sayın Osman Kavala. Umarım nice nice yıllar birlikte oluruz, bizi onurlandıran hayallerinizle birlikte, hep birlikte ve daha başka hayaller inşa etmek üzere.

Dienstag, 10. September 2019

Arzu halimiz


Bir şeyler oluyor burada, DİKKAT diye bağırmak istiyoruz, bakın buraya!  

Robert Musil, Ingeborg Bachmann, Thomas Bernhard, Peter Handke artık çoğu okurun ezberine yerleşmiş adlar. Oysa bu adların ötesinde de bir Avusturya edebiyatı var ve üstelik daha da fazlasını vadediyor. Türkçedeki varlığı maalesef bir iki rastlantısal (ve bazen de kötü) çeviriden öteye gitmeyen bu edebiyat, özelikle ihtiyacımız olan dilsel ve düşünsel kışkırtıcılık ve baştan çıkarıcılığı bol miktarda içeriyor. İşte bu edebiyatı size tanıtmak istedik.

Bir başka ülkenin edebiyatının çok satsın veya klasikler arasında yerini alsın, kütüphaneler yaratsın diye çevrildiği bir dizi değil bu. Ne de parlak aşinalıklar şaşalı tekdüzelikler peşindeyiz. Hiç kalkışmazdık öyle olsa. Avangart olarak yola koyulan, sonrasında deneyselleşen, günümüzde ise dil ve biçim bilinciyle yazan bir edebiyatı var Avusturya’nın, günün birinde Türkçe okura tüm ana deneyleri ile ulaştırmış olmayı umduğumuz. Türkçede yayımlanma şansını belki de (aslında kesinlikle) başka türlü bulamayacak bu temel yapıtları ulaşılabilir, keyfi sürülebilir ve etkilenilebilir kılmak amacıyla yola çıktık ve devam ediyoruz.

Mutlaka ki birbirinden güzel yapıtlar çevriliyor Türkçeye. Biz ama, kendini hemen ele vermeyen, bilakis okurdan kendisini vermesini talep eden yapıtlar çeviriyoruz. Verilen emeğin geri dönüşünün belki hemen görülemeyeceği, gecikeceği, hatta etkisini saptamanın kolay olmayacağı kitaplar… zor kitaplar… ancak yıllar sonra ani bir kavrayış, beklenmedik bir fark edişle kendini gösterecek kitaplar… Ve tabii hepimizi vakitten kurtaracak ve de köhne gelenekten.

Bu son cümleyle de çevrilecek yapıtlar seçilirken dikkatin nereye yöneldiği açık edilmiş oluyor: öncelikle genç şair ve yazarların, sonrasında sivri deneylerden haz alan edebiyat tutkunlarının eline ezber bozucu araçlar vermek.


Dilin İntikamı, Erst Jandl
Seçme şiirler
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2010

Natürmort, Josef Winkler
Anlatı
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2010

Çocuk Yazı, Friederike Mayröcker
Seçme şiirler
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2013

Başka İnsanlar, Peter Waterhouse
Anlatı
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

tutanak, Heimrad Bäcker
Belgesel şiir
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

Zugunruhe
Şiir albümü
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

Rüyalanan Oğlanlar, Oskar Kokoschka
Anlatı
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2018

Cümleler, Franz Josef Czernin, Hans-Jost Frey
Aforizmalar
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2019

Ve yoldakiler:

Oturarak Kaçması Daha Kolay, Alois Hotschnig
Kısa öyküler
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2019

Seçme Şiirler, HC Artmann
Seçme şiirler
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2020

Merkezden kaçanlara geçici bir yurte, şiir ve edebiyat üzerine veya üzerinden düşünmek isteyenlere bir habitat olmak ve radikalliklerden aşinalıklar kurmak istedik size. Bunalanlara da “üzülme, yalnız değilsin” diyoruz. Sizin ilginiz için yapıyoruz bunu, ama söylemek de zorundayız, siz yoksanız orada, yani ilginiz yoksa, ne anlamı var ki?!

Dienstag, 20. August 2019

Türkiye’de Çağdaşlaşma etrafında

Yıllar önce seküler, demokratik kazanımların dolu dizgin geri alınmaya, insan haklarında geri gidilmeye başlandığı, AB projesinin askıya alındığı günlerde umut versin diye Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı kitabını okumuştum. Şöyle diyordu Berkes kitabının önsözünde:

Ben, Türk çağdaşlaşmasının geçmişinin iniş çıkışlarına dayanarak bu yayımlanışın önsözünde yine ileri sürüyorum ki, ne denli geri dönme çabaları olursa olsun hiçbiri tarihsel oluşumu durduramayacaktır. Tersine, daha da ileriye itecektir. Bu yapıtı okuyun, kaç kez böyle geriye dönük çabalar olduğunu, kaç kez hepsinin saman alevi gibi sönerek daha ileriye doğru atılımlara yol açtığını göreceksiniz.

Çağdaşlaşma sekülerizmin karşılığıydı ve iniş çıkışlarla veya ileri geri gidişlerle kastettiği 1700’lerde Lale Devri’yle başlayıp kitabın yetiştirildiği 1970’lere dek gelen dinselleşme / sekülerleşme karşıtlığıydı. Sekülerleşme burada “kutsallaştırılmış gelenek boyunduruğundan kurtulma” anlamını kazanıyordu.

Etkileyiciydi, her çağdaşlaşma döneminin ardından bir dinselleşme humması başlar, her muhafazakarlık dalgasını şaşmaz bir kuralla bir çağdaşlaşma dönemi izler diyordu. Ancak kaygılarımı elimden almaya yetmedi bu, çünkü her seferinde Berkes’in gösterdiği çağdaşlaşma devlet eliyle, yani devleti yöneten kadroların yürürlüğe soktuğu reformlarla gerçekleşiyordu. Oysa bu sefer muhafazakar güçler, dönüştürme potansiyeli en yüksek aygıt olan devleti ele geçirmişti. İtaatin halen yüksek bir değer olduğu bu kültürde de, bu kural bu sefer işlemeyecekti, çünkü devlete karşı veya karşın gerçekleşen girişimler hep cılız kalmıştı. Berkes yanılmıştı kanımca.

Şu günlerde yanılanın ben olduğumu fark ediyorum. Öncelikle halkın muhafazakar eğilimleriyle ilgili araştırmalar yapılıp duruluyor, ancak yenilik gereksinimleriyle ilgili bir şey söylenmiyor pek; bireysel, öznel gözlemleri saymazsak. Oysa yenilik arzusu modern zamanlarda hep daha güçlü bir arzu. Diğeri, yani muhafazakarlık ise korkuları harekete geçirdiği için kolayca öne çıkıyor ve sahneyi kaplıyor. Başka bir Türkiye arzusu kendini nasıl gösterir? Kolay değil görünürde olmayan bir şeyin kendini ifade etmesi. Ama Hrant Dink’in cenaze töreninde, Gezi eylemlerinde, HDP’nin yükselişinde biraz da olsa gösterdi. Son seçimde ise sessiz çoğunluk, ayrıştırıcı devlet söylemini reddedip barışı oyladı.
Modernizmden beton ve asfaltı anlayan AKP hiç yenilik yapmadı da diyemeyiz, ancak eğitimin imam hatipleştirilmesi gibi girişimleriyle, zamanla nasıl kör bir inat içerisinde olduğunu da gösterdi. Öğretmen yerine imamı, kütüphane yerine tarikatın tercih etmesi, Taksim Meydanı’nda kültür merkezinin yıkılıp karşısına camii dikmesi, bilgi kaynağı Vikipedi’yi erişime kapatmasıyla, ele fırsat geçtiğinde anakronik hayallerini nasıl uygulamaya sokacağını gösterdi. Ancak çok istedikleri ama kendi seçmenlerinin bile umurunda olmayan dinselleşme, meselenin o olmadığının görünmez sınırlarını onlara İmam Hatip’lerin boş koridorlarında çiziyor. Sekülerler din düşmanı değil, dindarlar şeriat peşinde değil. Dahası muhafazakârlar yenilik karşıtı değil, sekülerler geleneklerin korunmasını savunur olmuş.
İkinci yanlışım ise AKP’nin devleti ele geçirdiği konusunda. Devleti ele geçirmek başka şey devlet olmak başka. Ele geçirme, fethetme metaforları bir şeyin kendisi olamamayı işaret etmiyor mu aslında? Nasıl İstanbul’un fethi kutlamaları, neredeyse altı yüz yıl sonra bir türlü İstanbullu olunamadığının, hep elden gidecekmiş gibi bir korkuyla yaşandığının göstergesi oluyorsa. İnsan ele geçirdiği bir şeyi yağmalar, kendisi olan bir şeyi değil. Ve o yağma zihniyeti kendini devlet olamayışta ele veriyor. Bir şeyi yağmalıyorsan o senin değildir ve sen de o değilsin demektir. Birtakım karanlık koalisyonlara girilebiliyor olunması da bunu değiştirmez. Tam aksine bir gün elinden gideceği kaygısı ve hatta bilinci ile yaşandığını gösterir. 

Rövanşizm tek rehberinse siyasetin de dışladıklarınla, tepkiselliğinle belirlenecektir, yani vizyonun yok demektir. Herkesin bir parça kendisini bulacağı bir müşterekliği aramaz ve bulmazsan bir gün çekilmek zorunda kalırsın. Tüm o açılım paketlerinde mış gibi yapıldığını gördük. Ne tesadüf değil mi, hepsinde de bir aksiliğin çıkmış olması! Sekterlikle barış bir araya gelmiyor işte. Genç Cumhuriyet’in İttihat ve Terakki’den devraldığı azınlıkları eritme siyaseti de sonuçta sekülerliğin garantisi olan güçleri ortadan kaldırıp projeyi zayıflatmadı mı? 

Adalet ve Kalkınma Partisi, Batı’ya karşı duyulan ve kentleşmeyle gelen ezikliklere yüzeysel de olsa yanıtlar vermeyi, islami ya da milliyetçi reflekslere karşılık vermeyi başardı. Ama onu kör eden rövanşizm ve hızlı ekonomik çıkar sağlama hırsı, insanların adalet ve kalkınma talebini, yaşam tarzı hassasiyetini görebilmesini engelledi. Kutuplaşma bir tasfiye döneminde işlevsel olabilir ama uzun vadede iktidar kalabilmek belli bir ortak paydayı gözetmek, anakronik gerilimlerden kaçınmakla olur. 


Niyazi Berkes haklı çıkıyor ve bir sonraki dalga oldukça güçlü gelecek gibi görünüyor. Ancak onun da boğulması tehlikesi var. Magazin kalıplar, yüzeysel taklitlerle gelen şaşırtmacalar, Beethoven dinlediği için kendini çağdaş addeden kofluklar, düşünceye yönelmeyen köksüz ilişkilenmeler aklıma hemen gelen ve içinde kolayca kaybolunacak yaklaşım ya da tehlikelerden birkaçı. Bunlardan kaçınmanın yolu ise bana göre bilgilenmek, düşünmek, bilgilenmek, düşünmek ve düşündürmek.

Evet, rahatlatıcı bir rüzgar yolda gibi görünüyor. Ve iktidar durduramadığı hatalar serisiyle bu rüzgarı daha da arttırıyor. Peki hazırlıklı mıyız buna? Neler yapabilir, hangi katkıda bulunabiliriz o saat geldiğinde? Verecek neyimiz var? Bir şeyimiz var mı? Anti-seküler bir dalgayla uğraşırken kaynaklarımızı harcayıp bitirdik mi yoksa? Hep aynısı oluyor değil mi? Şimdi başlayabilir miyiz?

Donnerstag, 27. Juni 2019

Café Dezentral


Turistler Café Zentral’i ele geçirmiş durumda. Kapısında kuyruk olmayan bir anını yakalamak olanaksız. Birtakım yolculuk rehberlerinde görüyor ve onlar da merak ediyorlar, nasıl bir şey olduğunu şu Viyana kafesinin. Ancak kış aylarinda bile öyle bir kalabalık oluşturuyorlar ki direnmek anlamsız. Kuyrukta 15-20 dakika beklemenin alemi yok. Hiçbir Viyanalı da bir iş arası kahvesi veya “hızlı kahve” içmiyor haliyle orada. Bu durumda da Café Zentral’e gelen turistler, içinde hiçbir Viyanalının olmadığı bir Viyana kafesine gelmiş oluyorlar. Café Zentral (Türkçe: Kafe Merkez) artık sadece turistlerin merkezi, kendi merkezini ise yitirmiş durumda, ona Café Dezentral diyebiliriz aslında. Viyanalı’sız bir Viyana kafesi Tokyo ya da İstanbul’da olur ama Viyana’da?

Evet, Viyana’nın bir kafe geleneği var, ama bu dekorunun köhneliğinden, masalarının mermer olmasından, garsonunlarının sertliğinden oluşmuyor sadece. Daha ziyade o kafeye gelen insanların hal ve tavırlarından, kurdukları bağ ya da bağsızlıklarından oluşuyor. Ve sadece turistler tarafından doldurulan bir kafede de bu geleneğin adı oluyor ama kendisi olamıyor. Çünkü o geleneği yeniden üretecek kimse kalmıyor. Ruh çağıran bir cemaat gibi ya da aile dizimi tekniğiyle bilmedikleri bir geçmiş kurgusunu canlandırmaya çalışan bir topluluk gibi oturuyorlar orada.

Bu durumun bütün kafelere yayıldığını düşünelim bir an, o hal ve tavırlar tamamen ortadan kaldırılmış, yani geleneğin içi aynı Café Zentral’in artık boş mekanı gibi geri dönüşsüz biçimde boşaltılmış olurdu. Ardından o turistler de böyle kendine özgülüğü kalmamış bir mekana bir daha gelmezlerdi. Derken artlarında boş bir harabe bırakarak uzaklaşırlardı. Aynı kentlerin gentrifikasyona uğrayan semtlerinin tadını yitirmesi ve o tada bir daha da ulaşılamaması gibi. 



Peki buna karşılık biz ne yapıyoruz? Tabii ki biz de Venedik’e, Londra’ya, Madrid’e gidip onların en geleneksel trattoria, pub, tapas barlarında oturuyoruz. Ancak içine görünmez insanlar olarak girmiyor, beden ısımızla birlikte ortalığa kendi kültürel kodlarımızı da yayıyoruz. Yani o mekanları değiştirmeye başlıyoruz. Ardından İtalyanlar, İngilizler, Hollandalılar gelip kafelerimizi işgale edince sinirleniyoruz. Sorun yok aslında, gelenekler bunu kolayca kaldırırdı. Sorun sadece sayıda. Geleneklerin devam edebilmek için kritik bir kütleye gereksinmeleri var. Bir kafenin ya da meyhanenin yarısını turistler dolduruyorsa artık oranın tadı kaçıyor. Eskiden beri yaşanan o her neyse yaşanmaz hale geliyor.

Peki bunun alternatifi ne olurdu? Örneğin Venedik’e gidip oranın sakinlerinin gittiği yerlere uğramamak, sadece kitlesel turizm mekanlarında vakit geçirmek olurdu. İyi de tam da gittiğimiz kentle ilişki kurabilmek adına böyle yapmamaya çalışıyor, yapanlara da gülmüyor muyuz? Gittiğimiz kentlerin en otantik mekanlarına girmeyi bir bilinçlilik olarak kutluyoruz. Yanlış da değil çünkü bu sayede o yerin kültürüyle ilişkilenmiş oluyoruz. Her şey de uzaktan seyrederek olmuyor, içine girmek de gerekiyor. Yani bu sadece kötü değil, çünkü böylelikle bir buluşma ya da etkilenme olanaklı hale geliyor. İşte tam da bunun için başka yerlere gidiyoruz, onların dünyasında yıkanmak, yeni’yle temas etmek, değişmek, kendimizden kurtulmak için.

Ama işte bunu yaparken bozuyoruz. Yabancı olana duyduğu özlemle kafeleri dolduran yabancılar, kafe (ya da her ne mekanı ise onun) geleneğini yabancılaştırıyor. Çünkü bu bir araya gelen yabancıların geleneklerinin kesişim kümeleri bir boş küme ve ortalık boş kümeyle doluyor, yani boşalıyor. Herkes birbirinin geleneğini o kadar merak ediyor ki sonunda ortada gelenek kalmıyor. Herkesin birbirini, diğerlerinin geleneklerini tanımak istediği bir dünyada sonunda herkes birbirinin aynı olmaya doğru gidiyor. Nasıl bir aynı? Bir Starbucks aynısı veya aynılaştırıcısı. Lonely Planet’le, trip advisor’la vs. gelen bir ölüm fermanı.
                                                      
Café Prückel’e bakıyorum, eskiden pek rastlanmayan bir durum var, tüm pencere kenarı masalarda bir rezervasyon kartı duruyor. Önce rahatsız oluyordum, kafe gibi yerde spontanlığı öldüren bir saçmalık gibi geliyordu. Sonra fark ettim, Viyanalıların, mekanlarının turistler tarafından işgal edilmesine karşı bir önlemi, kendilerini savunuları bu.

Konu bir çözümsüzlüğe kilitlendi değil mi? Seyahat özgürlüğü, yabancıyla temasın getireceği özgürleşme mi daha önemli, yoksa kendi yaşam tarzımızı, küçük dünyalarımızı korumak mı? Veya: kendinden kurtulma fırsatı mı daha önemli yoksa kendini korumak mı? Veya tam tersine: özgün olanı, kısa süreliğine deneyimleyebilmek uğruna mı söndüreceğiz, yoksa korumak uğruna alacağımız önlemlerle mi söndüreceğiz?

Tabii böyle düşünürken kafeyi sanki zamandan bağımsız, sabit bir yapıymış gibi ele alıyoruz. Oysa kafe denen kurum bir sürecin ürünü, hem de adına modernite denen sürecin. Dolayısıyla tarihe bakmak belki biraz yardımcı olurdu. Örneğin, 50’li veya 60’lı yıllara ışınlansam muhtemelen nefret ederdim kafelerden. Darlığın, küflenmiş muhafazakarlığın yerleri olarak görürdüm onları. Viyana Grubu’nun yaptığı gibi, alternatif gibi gelen bir iki tanesine (o zaman Café Hawelka) kaçardım. Peki, ya daha önce, örneğin yüzyıl dönümünde gelseydim? O zaman da muhtemelen görece modern bir yapıyla karşılaşmış bulurdum kendimi Café Museum‘a gittiğimde. Dolayısıyla tek başına turistleri günah keçisi yapmaya da gerek yok bu erozyon için.

Ne tuhaf değil mi, modernitenin ürünü ve motoru olan kafeyi, yani doğası değişimle biçimlenmiş ve değişimi körüklemiş bir yapıyı şimdi kendime bir savunma alanı yapmaya çalışıyorum. Bir yanda Starbucks diğer yanda ne yapacağını bilemeyen yeni dizayn mekanlar; bu ikisinin arasında kalmaktan korkuyorum. Yapabileceğim bir şey de yok üstelik. Herkes benim gibi sevmiyorsa kafeleri, ister turizmle gelen tüketici toplumu adı altında olsun isterse de kazanç arttırma peşindeki barbar kapitalizm adı altında olsun eriyip gidecek zaten. Peki, azalıp yıpranıyor olsa da henüz orada duran bir şeye bu nostalji niye? O kafe denen insani ilişkilenmeler toplamının, içimde yer etmiş, bilmeden sevdiğim bir dönemine tutunmaya çalışıyorum. Belli ki değişimden yorgun, zamana direnen bir yanım bu benim, kendi benzerini orada bulan…