Donnerstag, 21. November 2019

Bilgi Ufku

Bildiğimizi biliyoruz ancak. Ne var bunda diyeceksiniz, ama bildiğimizi biliyoruz işte ve çoğu kez de salt bildiğimizi bilmekle kaldığımızı, yani tek bildiğimizin bildiğimizi bilmek olduğunu bilmeden. Bir sorun görmüyoruz bunda, hatta gurur duyuyoruz kendimizle. Hiç düşünmüyoruz bilmediğimiz daha neler olduğunu ve bildiğimizin bunda ancak ne kadar bir yer tuttuğunu. Bilgi ufkumuz kendimizi güvende hissetmemize yetiyor.

Oysa ne kadar bilirsek bilelim hep bir bilinmez içinde hareket ediyoruz. Ufka gidilince görülen bir ufuk daha var. Dahası bilgi, ancak bilmediğinle ilişkilenince bir boyut kazanıyor. Henüz bilinmeyene duyulan merak, bilinenin dogmatikleşmesini engelleyip esnek kalmasını sağlıyor. Bunu görmemekse kofluğa, yanlış güvene ve de görmemişliğe düşürebiliyor. Ama unutmayalım: bilgi söz konusu olduğunda hepimiz sonradan görmeyiz.

İyi de bilmediğini nasıl bilebilir insan? Deneyimle varılan bir duygu var miktara dair. İnsanlığın bilgi birikiminin ne kadar olduğunu, senin bunun ne kadarına vakıf olabileceğini kestirmeyi öğreniyorsun zamanla. Böylelikle bilemediğinin getireceği hatayı da hesaba katıyorsun ve bu sayede zinde kalıyorsun. Bir gölge boksunun zindeliği belki bu ama sağlıklandırıcı bir üzücülük içeriyor, çünkü ölümlülüğe karşın hayata sarılmayı imliyor. Ancak hep bilinmezliğin hayaletleri ile çevirili olmak, hep bir temkinlilik de oluyor sonucu. Ebedi bir çaresizlik demek bu aynı zamanda. Yani tam tersinden bakıp sağlıksızlaştırıcı olduğu da söylenebilirdi, komplo teorilerinin getirdiği yılgınlık gibi…

Bunun bir alt grubunu kuramsal olarak öngörülen ama pratikte ulaşılamayan bilgi ve bu bilgiye duyulan merak oluşturuyor: evrenin sınırlarının dışında ne var; beyin gerçekliği nasıl algılar; kansere gerçekten yol açan nedir; ilk şiir nasıl çıktı ortaya ve saire ve saire. Hepsi de bilmediğini bilmenin ortaya çıkardığı sorular, bilmediğini bilmek soru sordurtuyor çünkü. Bilinen bilinmeyen, aslında soru sorulan bu bölgeden oluşuyor. Demek ki bilinenler, (bilinen) bilinmeyenleri üretiyor hep. Bilinmeyen, bilinene paralel artıyor. Soru sormak burada, bilmediğine boyun eğmeyip zinde kalmanın çaresi ve göstergesi olarak çıkıyor karşımıza. Her yanıt yeni sorulara yol açtığından bilgi, bir yönü olan vektörler gibi çıkıyor karşımıza. Tabii yanlış sorular da var, o ayrı. 

Bir diğer alt grubu ise kuramsal olarak öngörmediğin ama yaşam deneyiminle sezinlediğin eksiklikler oluşturuyor: bir dostunun sana içini dökmesi ama asıl meselenin henüz hiç konuşulmadığı veya dostuma ne söylersem söyleyeyim düşündüğümü hiç anlatamayacak olmam; bir yabancının gizemli sessizliği; bir soykırımın yapılmış olduğunu vicdanında sezinliyor oluşun ve saire. Bilmediğini bile bilmediğine yaklaştığın yerler. Bilge, bunu başaran kişi olabilir mi acaba?

Dünyanın bildiğimizle sınırlı olduğuna dair inatçı bir bağnazlığımız da var, bilmediğimizin keşfine dair beklenmedik bir arzumuz ve hayal gücümüz de. Tabii ironik de bir durum bu, bildiğinin ancak bilmediğinin bilgisiyle değer kazanıyor, işlevleniyor oluşu. Kuşkusuz, ölümlü varoluşumuzun ne ilk ne de son tuhaflığı. Öyle ya ölümsüzler bilgiyi ne yapacak. Sır perdesinin aralanması, ölümlülüğümüzü delmek gibi bir haz veriyor olsa gerek. Bilinmeyene doğru ilerlemek, adım adım fethetmek ne tatlı değil mi? Ölümlülük düşüncesinin pençesinden sıyrıldığımız yanılsamasına kapıldığımız tüm diğer anlar gibi: sevişmek gibi, dostu kucaklamak gibi, torununun büyüdüğünü izlemek gibi… Tabii ki kısa bir süre için. Ama neler yapmıyoruz ki o kısa süreler için.

Ancak bir de bilmediklerini bilmediğin var. Bu korkunç işte. Örnek vermek de zor, adı üstünde, bilinemediği için. Ama provoke ediyor düşüncesi. Belki tarihsel bir örnek: Newton’dan önce bilinmeyen kütleçekiminin, nasıl yayıldığının hiç bilinememesi gibi. Veya cinsel ilişkiyle üreme arasındaki ilişkinin bilinemediği tarih öncesinde durup dururken içinden yeni bir insan (bebek) çıkarabilen kadına tapılması gibi. Basit bir ölümlü de değil, zavallı bir ölümlü olmak tehlikesi var. Bu yüzden belki daha temkinli olmak lazım, ama temkin düşünmenin zayıflatılması demek olurdu. Hükmedemediğin bilinmezliğin gelip seni ele geçirmesi gibi, sen farkına bile varmadan. Oysa sen tam da onu ele geçirmek için çıkmışken yola. Ama aslında bir sorun da yok ortada çünkü bilmediğini bile bilemiyorsun işte ve dolayısıyla hesaba katmanın da bir anlamı yok.

Donnerstag, 24. Oktober 2019

Brunnenmarkt



ist der Ort. Wo man nahekommt, ohne sich zu berühren. Dort, wo zwar der gute Wille am Werk ist, aber lediglich den Kontrast sichtbar macht. Man geht aufeinander zu, jeder bleibt doch zu Hause. Man kommt zusammen, um zu sehen, dass das nicht geht. Man ist auf dem gleichen Grund Hintergrund zueinander. Die beiden Seiten des Mondes sind am gleichen Ort. Der Andere ist so real und gleich abwesend.

Die Sehnsucht ist da, wer ist aber der andere? Die, die Trost suchen, bekommen die Bitterkeit zurück. Der gute Wille spürt die Grenze und ihre Unüberschreitbarkeit. Die andere Seite ist so nah und fern. Die große Unübersetzbarkeit entleert den Raum.

Wenige verwirrte Wesen wechseln zwischen den Seiten. Doch vergessen sie beim Aufenthalt einer Seite die andere gleich. Die stummen Nomaden. Man weiß das wenigstens, dass die beiden Seiten unübersetzbar bleiben. Eine Brücke der Unübersetzbarkeit? Fern den beiden und einsam. In der Einsamkeit des Seitenspringers. Wie verhält sich die Übersetzung einer Unübersetzbarkeit? Ein Sprachlossein in Ermangelung großer Lösungen? Eine Übersetzung der kleinen Schritte im geschichtlichen Prozess vielleicht? Haben wir die Lust und den Drang dazu?

Julischka Stengele übergab in ihrer Performance in der 20 Jahre Feier von Soho in Ottakring jeweils eine Perle aus ihrem Mund in die Weingläser und servierte sie zu den eingeladenen Gästen. Würden Sie aus einem von diesen Gläsern trinken?

Dienstag, 1. Oktober 2019

Doğum gününüz kutlu olsun Sayın Osman Kavala



Hiç tanışmadığım Osman Kavala’yla muhtemelen de hiç tanışmayacağım. Hakkında sadece çok iyi şeyler duyduğum, haksız yere ve muhtemelen hiç kimsenin bilemeyeceği bir hesapla içerde tutulan bir insan. Destek verdiği sivil toplum kuruluşlarını, yayınevini, Diyarbakır Sanat Merkezi’ni biliyorum. Bildiklerimin bilmediklerimin yanında çok az bir yer tuttuğunu da tahmin ediyorum ancak bu kadarı bile insana parmak ısırtıyor. Hani çok zengin olsam neler neler yapardım der ya insan, işte onları ve daha fazlasını yapan insan benim için. Veya hayal kurar ya insan, ah keşke şöyle şöyle bir hami olsaydı, şunları şunları destekleseydi diye, o işte o insan. Türkiye’nin o çorak arazisini, çölünü inatla ve çoğumuzdan daha fazla yeşertmeye, bir habitat yaratmaya çalışanlardan biri. 

Sanata destek veren, hatta daha büyük ölçekte destek veren varsılları oldu bu ülkenin. Ancak sanatın yanı sıra sivil toplumun gelişmesi, öne çıkarılması, devletin tektipleştiriciliğine inat halkların çoğulluğunu korumak için çalışanını, hele hele bu desteği geçmişin ve şimdinin yaralarını iyileştirmeye yönelik verenini pek bilmiyorum doğrusu. Yaptıklarının hepsi de evrenselci, dolayısıyla sağaltıcı. Sosyalist olmak da gerekmiyor tüm bunları yapmak ve yapılanı anlamak için, vicdanlı olmak yeterli. 

Şu kısa ama o kadar da kısa olmayan ömrümde şiire verdiğim emeklere bakıp da bir işe yaradı mı, yaradım mı acaba dediğim anlar çoğunlukta. Çok işe yaradığından emin olduğum ve dahası (kıskanmamayı başarıyorsam) gıpta ettiğim insan ise Osman Kavala. Öyle hamiliğini yapıp köşesine çekilenlerden de değil. Canı gönülden yapıyor yaptığını. Yaptıklarıyla göz önünde veya manşetlerde olmayı da seçmemi, tabii şimdi devletimiz sayesinde gözler önünde, manşetlerde ve de gönüllerde. Zorla bir kahraman yaratılıyor. Yaptıklarını sadece küçük bir çevrenin bildiği bu insan, şimdi kamunun bilgi ve ilgisine mazhar olmuş durumda.

Onun çağdaşlığı böyle öne çıktıkça karşısındakilerin köhneliğinin altı daha da kalın çiziliyor, onun iyilikleri fark edildikçe karşısındakilerin kötülüğü zihnimize kazınıyor. Ve o kadar köhne, o kadar kör, o kadar hissizleşmişler ki tüm bunların kendilerine hiçbir dönüşünün olmayacağını zannediyorlar. Onu içeride tutan kör rövanşizm, yitirdiği bağlamını anlamsız öfkesiyle bir arada tutmaya çabalarken aslında bizi daha çok bir araya getirip bağlamımızı daha iyi bulmamızı garanti altına alıyor. 

Kuşkusuz burada kazanan taraf Osman Kavala değil, hapiste geçirilen günlerin telafisi neyle olur ki. Keyfi kaçmasın, morali bozulmasın diye üstüne titreyeceğimiz bu insanı şimdi biz hapishanede tutuyoruz, neredeyse iki yıldır. Tek yapabildiğim arada kaç gündür tutuklu olduğuna dair rakam paylaşmak facebook’ta. Ama onun varlığı hepimizi düşündürtüyor, sessizce gösteriyor. Belki cesaret vermiyor bir Ahmet Şık gibi, ama ortak iyiliğimiz, sağlıklanmamız için yaptıklarıyla orada olan bu insan, kendisiyle birlikte direnme arzusunu uyandırır ve hep bir yürekten bulunduğu yerden çıkmasını istetirken bize bir biz olduğunu fark ettiriyor, birleştiriyor. İnsanın haksızlıklardan hangisine yetişeceğini, hangisiyle mücadele edeceğini şaşırdığı ve bunlara sürekli yenilerinin de eklendiği bu ülkede Osman Kavala artık, kâbustan çıkış olmadığına dair korkularımızın bir kez daha onaylandığı vakayı değil tam tersine birbirimiz görülmez dayanışma bağlarıyla bağlandığımızın görünürlüğü, somutluğu oluyor. Alçak gönüllü ama yüksek hayalli bu insan, içeride tutuldukça içimize yerleşti yerleşiyor. 

Nice yıllara Sayın Osman Kavala. Umarım nice nice yıllar birlikte oluruz, bizi onurlandıran hayallerinizle birlikte, hep birlikte ve daha başka hayaller inşa etmek üzere.

Dienstag, 10. September 2019

Arzu halimiz


Bir şeyler oluyor burada, DİKKAT diye bağırmak istiyoruz, bakın buraya!  

Robert Musil, Ingeborg Bachmann, Thomas Bernhard, Peter Handke artık çoğu okurun ezberine yerleşmiş adlar. Oysa bu adların ötesinde de bir Avusturya edebiyatı var ve üstelik daha da fazlasını vadediyor. Türkçedeki varlığı maalesef bir iki rastlantısal (ve bazen de kötü) çeviriden öteye gitmeyen bu edebiyat, özelikle ihtiyacımız olan dilsel ve düşünsel kışkırtıcılık ve baştan çıkarıcılığı bol miktarda içeriyor. İşte bu edebiyatı size tanıtmak istedik.

Bir başka ülkenin edebiyatının çok satsın veya klasikler arasında yerini alsın, kütüphaneler yaratsın diye çevrildiği bir dizi değil bu. Ne de parlak aşinalıklar şaşalı tekdüzelikler peşindeyiz. Hiç kalkışmazdık öyle olsa. Avangart olarak yola koyulan, sonrasında deneyselleşen, günümüzde ise dil ve biçim bilinciyle yazan bir edebiyatı var Avusturya’nın, günün birinde Türkçe okura tüm ana deneyleri ile ulaştırmış olmayı umduğumuz. Türkçede yayımlanma şansını belki de (aslında kesinlikle) başka türlü bulamayacak bu temel yapıtları ulaşılabilir, keyfi sürülebilir ve etkilenilebilir kılmak amacıyla yola çıktık ve devam ediyoruz.

Mutlaka ki birbirinden güzel yapıtlar çevriliyor Türkçeye. Biz ama, kendini hemen ele vermeyen, bilakis okurdan kendisini vermesini talep eden yapıtlar çeviriyoruz. Verilen emeğin geri dönüşünün belki hemen görülemeyeceği, gecikeceği, hatta etkisini saptamanın kolay olmayacağı kitaplar… zor kitaplar… ancak yıllar sonra ani bir kavrayış, beklenmedik bir fark edişle kendini gösterecek kitaplar… Ve tabii hepimizi vakitten kurtaracak ve de köhne gelenekten.

Bu son cümleyle de çevrilecek yapıtlar seçilirken dikkatin nereye yöneldiği açık edilmiş oluyor: öncelikle genç şair ve yazarların, sonrasında sivri deneylerden haz alan edebiyat tutkunlarının eline ezber bozucu araçlar vermek.


Dilin İntikamı, Erst Jandl
Seçme şiirler
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2010

Natürmort, Josef Winkler
Anlatı
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2010

Çocuk Yazı, Friederike Mayröcker
Seçme şiirler
Pan Yayıncılık, İstanbul, 2013

Başka İnsanlar, Peter Waterhouse
Anlatı
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

tutanak, Heimrad Bäcker
Belgesel şiir
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

Zugunruhe
Şiir albümü
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2017

Rüyalanan Oğlanlar, Oskar Kokoschka
Anlatı
Dünyadan Çıkış Yayınları, Adana, 2018

Cümleler, Franz Josef Czernin, Hans-Jost Frey
Aforizmalar
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2019

Ve yoldakiler:

Oturarak Kaçması Daha Kolay, Alois Hotschnig
Kısa öyküler
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2019

Seçme Şiirler, HC Artmann
Seçme şiirler
Turkuaz Yayınları, İstanbul, 2020

Merkezden kaçanlara geçici bir yurte, şiir ve edebiyat üzerine veya üzerinden düşünmek isteyenlere bir habitat olmak ve radikalliklerden aşinalıklar kurmak istedik size. Bunalanlara da “üzülme, yalnız değilsin” diyoruz. Sizin ilginiz için yapıyoruz bunu, ama söylemek de zorundayız, siz yoksanız orada, yani ilginiz yoksa, ne anlamı var ki?!