Paris tecrübeleri üzerine
Paris
Tecrübeleri, hayalini kursam ancak bu kadarını kuracağım bir
kitap. Necmi Sönmez, Paris Tecrübeleri /
École de Paris - Çağdaş Türk Sanatı: 1945-1965
adlı bu kitabında sanat tarihimizin az bilinen, ancak son derece kritik bir
dönemini belgeleriyle önümüze getiriyor. 1945-1965 arasında Paris’te bulunan
Türkiyeli sanatçılar ve girişimleri kitabın temel seyrini oluştururken girişimlerinin
öneminin ve bizim onlara göstermediğimiz önemin gösterilmesi temel
motivasyonunu oluşturuyor. Farklı bir gelenek ve farklı bir modernleşme aşamasından
gelen sanatçıların Paris ekolünün günceline sıçrayabileceklerini, böyle bir
şeyin mümkün olduğunu ve bunun her iki ülkenin sanat tarihine de bir etkisinin
olabileceğini her iki tarafa bakarak gösteriyor.
Etki üzerine bir kitap her
şeyden önce ve bu yanıyla da olanaksız bir kitap. Etki veya etkilenme, ne etkilenenin
ne de dışarıdan bakanın kolayca ayırdına varabileceği, öyle kolayca kanıtlanamayacak,
ancak sonuçlarıyla gösterilip iddia edilebilecek bir olgu. Gösterilmesi güç
olduğu kadar hayati de olan bu olguya ne kadar yaklaşılabilirse o kadar
yaklaşmış Sönmez. Sanatçıların günlük tutmayı ve yapıtlarının üretiliş
koşulları üzerine konuşmayı pek sevmediği sanat ortamımızda Paris Tecrübeleri, beklenebilecek
olandan fazlasını sunuyor.
Öykü, Léopold Lévy’nin Türkiye
Cumhuriyeti Paris Talebe Müfettişliği tarafından seçilerek İstanbul Devlet Güzel
Sanatlar Akademisi Resim Bölümü şefliğine getirilmesiyle başlıyor. Lévy bu
konumunu, belli bir akımın pedagojik beyin yıkayıcılığına değil tam tersine genç
ressamların birtakım ‘sakat gramer’lerden kurtulmaları ve ‘kendilerini’
bulmalarına yönelik kullanıyor.
“Talebeler
beni anlıyacaklar mıydı? Usûl ile hareket ederek evvela onlara, çetin
çalışmalar sonunda elde ettikleri sakat bir grameri unutturmak lazım geliyordu.
Bu sakat gramerin doğuracağı eserler ancak, medih ve mükafatları çeken süslü
göz okşayıcı, fakat içsiz ve cevhersiz şeyler olabilirdi.
Lévy’nin bu tutumu, bu genç
sanatçı adaylarının dimağlarında mümkün mertebe temiz birer sayfanın açılması
demek. Sonuçta bu şanslı gençler, heyecanlarının onları yönlendireceği arayışlara
açık bir halde Paris’e gelirler. Ve ayaklarının tozunu silmeden Paris’e hızla
uyum sağlayıp oradaki sanatsal yönelimlerden kısa sürede etkilenip sergilerini
de açarlar. Bir “eş zamanlı uluslararası diyalog” içine girerler:
1945’ten sonra farklı
programlarla Paris’e yerleşen Türk sanatçıları çok kısa bir sürede
gerçekleştikleri etkinliklerle, hem kendi kuşaklarından Fransız sanatçılar, hem
de kendileri gibi Paris’e göç etmiş olan diğer uluslardan gelen sanatçılarla ‘eş
zamanlı bir diyalog’ kurmayı başaracaklardı.
Bu nasıl mümkün olabilir diye soruyor
insan. Mutlaka ki Lévy’nin istisnai tutumu önemli. Bununla birlikte benim bu
konudaki kişisel inancım, engellenmediği durumda avangardın, tüm zamanlarda ve
tüm coğrafyalarda insan ruhunda filizlendiği yönünde. Belli dönemlerin belli
biçimlerin önünü açtığına değil, yalnızca o biçimleri bastırmayı bıraktığına
inanmak demek bu.
Sönmez, sonranın bu aktörlerinin sanat
seyirlerinin izini teker teker sürüyor kitabında. Etkilenmelerinin ve bir süre
sonra artık etkilenme adı altında anılamayacak gelişimlerinin kilometre
taşlarını, gerek sergileri gerekse de eleştirmenlerin gösterdiği tepkiler
üzerinden tutmuş. Paris sanat kamusu tarafından nasıl alımlandıklarını dönemin
günceli içinden izlemek mümkün. Bir kuramın ipoteğine girmemiş veya bir kuram
tarafından bulandırılmamış, olgusal kalmaya özen göstermiş bir kitap.
Bu ikinci etkilenme istasyonunu kitapta
üçüncü bir istasyon, bu aktörlerin daha sonra Türkiye’nin sanat ortamını nasıl
etkiledikleri bölümü izliyor. Kimsenin kolay kolay itirafta bulunmaya meraklı
olmadığı bir konu olduğu düşünülecek olursa bu konuda somut kanıt bulmanın ne
kadar zor olduğu kolayca düşünülebilir. Ancak bu kuşak veya Paris tecrübeleri
ele alınmadığında sanat tarihimizde kocaman ve açıklanmayı bekleyen bir delik
kaldığı da ortada.
Öte yandan sadece etkileri değil
görünmez kalan, Paris ekollü bu sanatçıların kendileri de görünmez kalıyorlar.
Dolayısıyla kitabın misyonu, bu sanatçıların görünmezleşmelerini tekrar görünür kılmanın zorluğunu da taşıyor.
O kadar ki aradan geçen zaman içinde görünürleştikleri de tartışılır. Şimdi bu
resimlere bakıp her iki tarafı da gördüğümüzü düşünmek olsa olsa tatlı bir
yanılsama olurdu.
Paris’e yerleşen sanatçıların
1947’den itibaren kişisel sergi açarak çalışmalarını sergilemeleri onların görünür olmasını sağladığı gibi, kendi
kuşaklarının diğer temsilcileriyle Fransız müze koleksiyonlarında yer
almalarını, diğer Avrupa kentlerinde ortak sergilere katılmalarını sağladı.
1945-65 arasında yoğunlaşan bu etkinlikleri büyüteç altına almak, Paris’te
sadece kendi sanatlarına inanarak var olan sanatçıların zorlu çabalarının görünür kılınması için önemli bir
adımdır.
İki farklı görünürlükten
bahsediyor Sönmez: Paris’teki ve Türkiye’deki. İlkinde görünür ‘olmaktan’,
ikincisinde ise görünür ‘kılınması’ gereğinden bahsediyor. Biri diğerine ters
işliyor genelde, birinde görünürleşen diğerinde görünmezleşiyor. İşte bu
görünürleşme/görünmezleşme bölgeleri, bu sanatçıların, birindeki varoluşu
diğerindeki unutuluşla ödedikleri trajedileri olmuş.
Bu durum kitabın alt başlığında
da gösteriyor kendini: École de Paris - Çağdaş Türk Sanatı. Türkiyeliler
anlasın diye “Çağdaş Türk Sanatı”,
Fransızlar anlasın diye “École de Paris”.
Bir taraftan diğeri, diğerinden bu taraf görünmüyor çünkü. Nitekim “Paris’teyken
İstanbul, Doğu pitoreski, süsleme, kaligrafi referanslarıyla, Türkiye’de ise
Fransız, Paris hikâyecikleriyle ele alınmaları“nın altını çiziyor Sönmez. Eşzamanlı olarak birbirine tercüme edilemeyen iki sanat hattı demek bu. Türkiyeli
sanatçılar Paris’li sanatçılarla eşzamanlı bir diyalog içerisinde olabilirdi
ama Türkiye sanatı olamazdı.
Eğer bu iki başlığın ortasında
bir başlık seçilseydi muhtemelen o başlık her ikisine de görünmez olacaktı. Nitekim
bu insanlar da bir yanıyla tam bu ikisinin arasına, o görünmezleşilen ara
bölgeye kaydırılmışlar. Ancak daha da ileriye gidip birbirlerine hiçbir zaman
değememeleri veya ebediyen o ara bölgede kalmaları da mümkün, çünkü Türkiye
sanatının treni çoğu kez Batı sanatının istasyonlarının uzağından, bambaşka bir
hattan geçiyor. Bu hattın adı gelenek. Türkiye’nin batılılaşma arzusunu ve
olanağını sanat yapıtlarında; korkusunu ve sınırlarını ise sanatta ‘yeni’ye
olan dirençte aradık en çok. Oysa en batıcı, yenilikçi, radikal olanımızın bile
içine kapandığı bir daire var ve bu daire, dışından gelen haberleri ya görünmez
yapıyor ya da değiştiriyor.
Etki üzerine bir kitap ve etkinin
koşullarının oluşması, etkilenme ortamına girilip sonuçlarının sergilenmesi,
Türkiye’ye etkisi, Paris’teki yolculuğunun devamı gibi, etkiyi çift yönlü
inceleyen bir mekanizma tarafından yapılanmış. Bu kitap bir etkilenme kitabıysa
ve etkinin yayılışını gösteriyorsa, bir yandan da ister istemez buna karşı
oluşan dirençleri, etkinin sınırlanışını ve/ya bu aktörlerden koparılıp iç
dinamiklerle açıklanır hale getirilişini de gizlice imliyor demektir. O zaman
bu direncin, sınırlanışın ve görünmezleşmenin nedenlerinden biri gelenekse
diğeri de otarşi illetidir kuşkusuz. Muzaffer Şerif Başoğlu’nun tam da 1945
yılında dikkat çektiği otarşi kavramın 2011
yılında ele alan Uğur Tanyeli,
arada geçen zamana karşı bu konuda nasıl da pek bir şey değişmediğine kitabında
dikkat çekiyor.
Kitabın sayfalarının ilerleyişi bir
yandan etkilenme öyküsünün diğer yandan hüznün ilerleyişi çünkü bu kitapta yer
alan sanatçıların sanat tarihimizdeki yerlerinin kısmen hiç, kısmen yeterince idrak
edilmediğini, “tarihin adaleti”nin tecelli etmediğini biliyoruz. Bu da kitabın
yazarı Sönmez’in çabasıyla edindiğimiz bir bilgi. Böylesi herkülvari bir
girişim ise ancak her iki tarafa birden bakan birisi sayesinde mümkün
olabilirdi. Nitekim Sönmez bu kitabın entegral bir parçası. 19 yaşında gittiği
Paris’te tanıştığı, sevdiği ve etkilendiği insanları yazmış. Kim bilirdi 19
yaşındaki o gencin bir gün bu sanatçıların dünyalarını yitimden kurtaracağını,
bizi bize göstereceğini. Ucu bize kadar uzanan ayrı bir etkilenme öyküsü.